Bilim - Teknik - Teknoloji

Bilim ve Teknoloji Haberleri, Bilim Teknik Konuları,Yararlı Programlar Hakkında Bilgiler, Bilgisayar Dünyası, Donanım İncelemeleri, Bilimsel Olaylar, SaÄŸlık Bilgisi…

Pages

  • Home
  • Bilim Adamları
  • Önemli İcatlar

Search

Sponsor

Meta

  • Login
  • Valid XHTML
  • XFN
  • WordPress

Subscribe

  • Complete Feed
  • Comments

Archive for 'Bilim Teknik'

« Previous Entries

Sıtmaya Dayanıklı Sivrisinek Üretildi

Categories: Bilim Teknik, Teknoloji Haberleri | April 26th, 2008 | by admin | no comments

Aynı sayıdaki genetik yapısı değiştirilen sivrisinekler ve genetik yapısı değiştirilmeyen normal sivrisinekler, sıtma bulaşmış farelerin kanıyla beslendi. 9. kuşakta genleriyle oynanan sivrisineklerin oranının yüzde 70 olduğu, bu türün daha uzun süre yaşadığı ve daha fazla yumurtladığı görüldü.

Sıtmanın bulaşmadığı farelerin kanıyla beslenen genetik yapısı değiştirilmiş sivrisineklerle normal sivrisinekler arasındaysa fark oluşmadı.

Genetik yapısı değiştirilen sivrisineklerin üredikçe koruyucu genlerini diğer nesillere aktararak sıtmanın bir gün kontrol altına alınmasına yarayabileceklerini belirten araştırmacılar, ancak doğaya bu sivrisinek türünün salınmasından önce daha fazla araştırma yapılması gerektiğini vurguladılar. Ayrıca araştırmacıların deneylerinde insanda sıtmaya neden olan plasmodium falciparum bakterisi değil fareleri etkileyen plasmodium berghei bakterisini kullandıkları belirtildi.

Araştırma, Amerikan Ulusal Bilimler Akademisinin dergisinde yer alıyor.

ABD’li araştırmacılar, 2006 sonunda sıtmanın en ciddi haline yol açan paraziti etkisiz hale getiren bir aşı geliştirdiklerini açıklamıştı.

Dünya Sağlık Örgütüne göre sıtma her yıl 350-500 milyon kişiye bulaşıyor ve 700 bin ila 2,7 milyon kişinin ölümüne neden oluyor.

Read Full Post »

Türk Mühendislerden Kurtarma Desteği Helikopteri

Categories: Bilim Teknik, Teknoloji Haberleri, İcat ve Buluşlar | March 2nd, 2008 | by admin | no comments

İki türk mühendisi Microsoft Robotics ve haritalama yazılımları kullanarak kurtarma desteği sağlayacak bir helikopter prototipi tasarladı.

Türkiye’nin kuzeybatısında 1999′da yaÅŸanan 7.4 büyüklüğündeki depremde 45 binin üstünde insan ölmüş ve milyonlarca insan evsiz kalmıştı.

Felaket nedeniyle beş gün boyunca yerel otoriteler arasında iletişimde sorunlar yaşanmıştı.

Oğuz Bayrakdar ve Ömer Çelik isimli Türk mühendisler RobotTurk adını verdikleri projeyle doğal afet durumlarında yaşanan iletişim sorununun önüne geçilmesi planlanıyor.

Türk mühendislerin baÅŸlangıçta bireysel olarak geliÅŸtirdiÄŸi proje, kısa zamanda Microsoft Robotics grubunun gözdesi haline geldi. Aynı zamanda İstanbul Belediyesi’nin de desteÄŸini aldı.

RobotTurk (Afet Acil Video Sistemi) projesi, insansız hava araçlarının kameralarla donatılması ve yer kontrol sistemi vasıtasıyla afet yaşanan bölgelerden canlı video yayını yapması ve fotoğraf göndermesi ilkesine dayanıyor.
Bu amaçla tasarlanan helilkoptere, Microsoft Robotics Studio’yla çalışan bir bilgisayar ünitesi olan eBox adlı bir platform yerleÅŸtirildi.

Bayraktar’ın helikoptere monte ettiÄŸi program, yer istasyonu tarafından yayınlanmış komutların robot tarafından yapılmasına izin veriyor, pilotsuz otomatik uçmayı ve güvenli iniÅŸi saÄŸlıyor.

Helikopter Microsoft’un sanal haritasındaki haritalama araçlarının yardımıyla direkt olarak felaket bölgesine ulaÅŸarak komuta merkezine buradan elde ettiÄŸi görüntüleri iletebilecek ÅŸekilde tasarlandı.

Yer istasyonu helikopterden iletilen videonun akışı, oluÅŸturulması ve kaydedilmesi iÅŸlemleri için Windows Server 2008 Media Services’ten yararlanıyor.

Microsoft’tan yapılan açıklamada RobotTurk’ün son kullanıcı tarafından da satın alınabileceÄŸi bildirildi.

Read Full Post »

Mors Alfabesi Nedir?

Categories: Bilim Teknik | March 1st, 2008 | by admin | no comments

Telgraf haberleÅŸmelerinde mesajların bir yerden bir yere iletilmesinde kullanılan iÅŸaret sistemi “Mors Alfabesi” diye tanımlanır. Mors Alfabesi, noktaların ve kısa çizgilerin deÄŸiÅŸik ÅŸekillerde yanyana getirilmesiyle uygulanır. DeÄŸiÅŸik ÅŸekillerde yanyana getirilen noktalar ve çizgiler, bildiÄŸimiz alfabedeki harflerden her birinin karşılığı olarak kullanılır. Mesela bir nokta ve bir çizgi (. -), “A” harfinin karşılığıdır.

Mors Alfabesi, Amerikalı bir ressam ve heykelci olan,sanat öğrenimi için İngiltere’ye gelen Samuel Morse (1791-1872) tarafından icat edilmiÅŸtir. Amerika’da Charleston’da doÄŸan Samuel Morse,Philips Akademisi ve Yale Üniversitesi’nde ,okumuÅŸtu. Zeki ve ağırbaÅŸlı bir gençti. Sanat kadar kimya ve elektrik konularıyla da ilgileniyordu.Elektrik konusunda kendine has fikirleri olan Morse,haberleÅŸme için elektrikten yararlanılabileceÄŸi inanandaydı.Haberlerin elektrik vasıtasıyla bir yerden baÅŸka bir yere iletilebileceÄŸini düşünüyordu.

İngiltere’den Amerika’ya döndükten sonra, New Haven’de küçük bir dükkana kapanıp yoÄŸun çalışmalara giriÅŸti. Yıllar yılı yoksul,yarı aç bir hayat yaÅŸadı.1837 yılında elektromagnetik telgraf buluÅŸunu tamamlamıştı. İcadının “ihtira beratı” nı almak için gerekli çevrelere baÅŸvurdu. Sermaye çevreleri, iÅŸ adamları,onun buluÅŸunu pratik görmediler. Samuel Morse, icadını kabul ettirmek amacıyla İngiltere’ye, Fransa’ya, Rusya’ya gitti. Her gittiÄŸi yerde anlayışsızlıkla karşılanıyor, ilgi görmüyordu. Sonunda büyük çabalar sonucu,1843 yılında Amerikan Kongresi’nden 30.000 dolarlık bir yardım fonu saÄŸlayabildi. VVashington’la Baltimore arasında bir telgraf hattı kurdu ve 1844 yılı Mayıs ayı içinde bu hatta ilk telgraf mesajını gönderdi.

Mors Alfabesinin pratik uygulamasında,gönderici (verici) cihazın başındaki memur, “maniple” diye tanımlanan bir kola, kısa ya da uzun basışlar yapar. Kısa basışlar nokta (. ),uzun basışlar çizgi karşılığıdır. Böylece, yanyana gelen nokta ve çizgilere göre harfler,bunlardan da kelimeler, cümleler oluÅŸur.

İyi bir telgrafçı bir dakikada yaklaşık olarak 120 harf göndermekte ve aynı sayıda harfi kolaylıkla alabilmektedir. Telgraf mesajının alındığı yerde (alıcı cihazda ), rulo halindeki bir kağıt şerit dönmektedir. Bunun karşısında da,verilen işaretlere göre hareket eden bir kalem vardır. Bu kalem, nokta ve çizgileri kağıt üzerinde çizer. Böylece kelimeler,cümleler meydana gelir. Mesajı alan memur da telgrafı bildiğimiz kelimelere dönüştürür.

Başlangıçta tam bir anlayışsızlıkla karşılanan Mors Alfabesi, insanlığa büyük yararlar sağlayan buluşlardan biridir.

Read Full Post »

Gemiler Nasıl Yüzer?

Categories: Bilim Teknik, Bilimsel Olaylar | March 1st, 2008 | by admin | no comments

Yüzme koÅŸulunu saÄŸlayan her cisim suda yüzer. Yüzme koÅŸulu ArÅŸimet’in “suyun kaldırma kuvveti” ilkesine dayanır. Cismin ağırlığı, taşırdığı suyun ağırlığına eÅŸit olmak zorundadır. Cismin ağırlığı, taÅŸan suyun ağırlığından fazlaysa cisim suya batar. Bu ağırlık, taÅŸan suyunkine eÅŸit ya da ondan daha az ise yüzme gerçekleÅŸir.

Gemi ağırlığının, taşan su ağırlığından az olması da belirli bir oran çerçevesinde tutulur. Teknede ağırlık merkezinin yerinin uygun seçilmesi, teknenin su içindeki dengesinin korunabilmesi açısindan gemi mühendislerinin üzerinde uğraştığı tasarım konularındandır. Bu oran aşılırsa, teknenin salınmasında artış olacağı gibi teknenin yan devrilmesine de yol açabilir. Bu durum, yolcuların veya taşınan yüklerin zarar görmesine neden olur.

Read Full Post »

Coulomb Kanunu Nedir?

Categories: Bilim Teknik, Bilimsel Olaylar | March 1st, 2008 | by admin | no comments

Aynı cins elektrik yüklerinin birbirini ittiÄŸini, farklı cins elektrik yüklerinin birbirini çektiÄŸini biliyoruz…. Coulomb Kanunu ; bu etkileÅŸmenin nelere, nasıl baÄŸlı olduÄŸunu veren deneysel bir kanundur.

Fizikçi Coulomb (Kulon) 1785 yılında yaptığı deneylerde burulma terazisi denilen bir düzenek kullanmış ve elektrik yüklü iki küçük küre arasındaki etkileşme kuvvetini oldukça duyarlı olarak ölçmeyi başarmıştır. Bir dizi deneyden sonra Coulomb, etkileşme kuvvetinin her küredeki yükle doğru, kürelerin arasındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı olduğunu bulmuştur..

Yükleri q1 ve q2, aralarındaki uzaklık d olan iki küçük verilsin.Kürelerin yükü artı, aralarındaki etkileşme kuvveti F olsun. Yapılan duyarlı deneylerde eğer q1 yükü iki katına çıkarılırsa F kuvvetinin de iki katına çıktığı gözlenmiştir. Eğer kürelerin arasındaki uzaklık (d) iki katına çıkarılırsa; kuvvetin, ilk değerinin dörtte birine düştüğü gözlenir..

Bu gözlem F kuvvetinin d uzaklığının karesi ile ters orantılı olduğunu gösterir. F kuvveti q1 , q2 ve  ile doğru orantılı olduğuna  göre bunların çarpımıyla da doğru orantılıdır.

Yük birimi olan Coulomb oldukça büyük bir değerdir. 6,3.10  elektrona  1 C denilmiştir. Coulomb Kuvveti ile iligi olarak dikkat edilecek bir başka nokta da bu kuvvetin, diğer bütün kuvvetlerde olduğu gibi vektörel bir nicelik olmasıdır.

Read Full Post »

Güneşin Yapısı ve Güneş Patlamaları

Categories: Astronomi Uzay Bilimleri, Bilim Teknik, Bilimsel Olaylar | March 1st, 2008 | by admin | no comments

Güneş: Samanyolu gökadasında bilinen 200 milyar yıldızdan birisi olan Güneş kütlesi sıcak gazlardan oluşan ve çevresine ısı ve ışık yayan bir yıldızdır.

Güneşin çapı dünya çapının 110 katı (1.4 milyon km), hacmi 1.3 milyon katı ve ağırlığı 333.000 katı kadardır. Güneşin yoğunluğu ise Dünyanın yoğunluğunun ¼’ü kadardır. Güneş kendi ekseni etrafında saatte 70 000 km hızla döner. Bir turunu ise 25 günde tamamlar.

Güneş % 75 hidrojen, % 20 helyum ve % 5 de diğer elementlerden oluşur. Güneşte hidrojenin helyuma dönüşmesi sırasında (füzyon - erime birleşme) büyük bir enerji ortaya çıkar. Saniyede 600 milyon ton hidrojen helyuma dönüşür. Buda her saniye Güneşin 4.5 milyon ton hafiflemesine yol açar. Güneşteki füzyon olayı sonucunda kızıl kırmızımsı bir alev 15-20 bin km yükselir ki bu olaya Güneş Fırtınası denir. Bu bilgilere bakarak günün birinde Güneşin çevresine ısı ve ışık yayamayacağını ve dolayısı ile yeryüzünde yaşamın sona ereceğini düşünebiliriz. Ancak bu çok uzun yıllar sonra olacak bir olaydır.

Güneşin yüzey sıcaklığı 6 000 °C ve merkezindeki sıcaklık ise 1.5 milyon °C’dir. Güneşten çıkan enerjinin 2 milyonda birlik kısmı yeryüzüne ulaşır. Güneş’in üç günde yaymış olduğu enerji, Dünya’da bilinen bütün petrol, kömür ve ormanlardan elde edilecek enerjiye eşittir. Güneş ışınları 8.44 dakikada yeryüzüne ulaşır. Güneş Dünyaya en yakın yıldızdır.

Güneş Patlamaları:

Hiç 1.4 milyon kilometre çapında bir mıknatıs gördünüz mü ? Evet bu mıknatıs yaklaşık Dünyanın çapının 110 katı kadar büyüklükte. Sanırım bu soruya cevabınız büyük ölçüde hayır olacaktır ama aslında bahsettiğimiz bu büyük mıknatıs dünyamızda yaşamın oluşmasını ve devam etmesini sağlayan Güneş’ten başka bir şey değildir. Güneş’in de tıpkı bir mıknatıs gibi kutupları bulunmakta ve bu kutuplar arasında çok büyük manyetik kuvvetler oluşmaktadır. Bu manyetik kuvvetler bazen güneşin yüzeyinde siyah noktaların oluşmasına neden olurlar bu siyah noktalar güneş lekesi olarak adlandırılırlar. Bu lekelerin siyah görünmesinin nedeni güneşin yüzey sıcaklığından yani yaklaşık 5500 dereceden daha soğuk olmalarından kaynaklanmaktadır tabi burada soğuk kelimesi biraz anlamsız kalmaktadır çünkü güneş lekelerinin olduğu yerler de yaklaşık 4000 derece civarındadır. Güneş lekelerinin olduğu yerlerde diğer bir güneş etkinliği gerçekleşir ki bu da güneş patlamalarıdır. Patlamalar Güneş’in ürettiği yüksek enerjili ışınım ve atomik parçacıkların aniden boşalması sonucu oluşur. Bu ani ve şiddetli boşalma güneş lekelerinden çıkan parçacıkların manyetik alanlara yakalanmamasından dolayı gerçekleşir. Bu enerji atımını bir hortumdan tazyikli suyun dışarı çıkışı olarak düşünebiliriz. Astronomlar bu patlamaları X-ray ışımalarının şiddetine göre üçe ayırmışlardır buna göre X sınıfı patlamalar en büyük ve şiddetli M sınıfı patlamalar orta şiddetli ve C sınıfı patlamalar ise genellikle M sınıfı patlamalardan sonra meydana gelen küçük patlamalardır. Bu patlamalar sonucunda uzaya güneşin normal zamanda fırlattığından on milyon kat daha fazla sayıda atomik parçacık fırlatılır. Bu parçacıklardan biri olan nötrinolardan bir saniye içerisinde vucudumuzdan milyarlarcası biz hissetmeden geçmektedir. Nötrinolar elektrik yükü ve hatta neredeyse kütlesi olmayan, ışık hızında hareket eden ve çok ender olarak diğer bir maddeyle etkileşime giren temel parçacıklardır.

Güneş etkinliklerinden belkide en tehlikelisi yüzeyden yani güneşin taç tabakasından kütle atımıdır. Bu olay genellikle güneş patlamalarıyla ilgili olsada her zaman aynı şekilde gerçekleşmiyor. Yüzeyden kütle atımı sırasında atomik parçacıklar güneş yüzeyinden sanki bir balon gibi ayrılıyorlar ve hızları saniyede 2000 km’ye miktarları ise 10 milyar tona kadar çıkabiliyor.
Güneş patlamaları ve yüzeyden kütle atımları sırasında uzaya büyük hızlarla bırakılan bu atomik parçacıkların Dünya üzerinde de büyük etkileri bulunmaktadır. Güneş’ten çıkan bu parçacıklar Dünya’ya yaklaşık 8 dakikada ulaşır ve ulaşan bu parçacıklar atmosferin iyonosfer tabakasını etkileyerek uzun radyo dalgalarının iletimini bozup haberleşme uydularının yörüngelerinde değişikliğe sebep olmaktadır. Ayrıca elektrik santralleri de bu parçacık bombardımanından olumsuz yönde etkilenmekte ve devre dışı kalabilmektedir. Nitekim 1989 Mart ayında olağanüstü şiddetli bir güneş fırtınası Kanada Quebec eyaletinde tüm elektrik sistemini 9 saat süreyle felç etmiştir.

Güneş patlamaları, her ne kadar dünya üzerinde olumsuz etkiler yaratsa da bu patlamalar sonucu dünyaya ulaşan parcacıkların atmosfere girerek ordaki diger parçacıklarla etkileşiminden kaynaklanan çok güzel bir doğa olayınada neden olurlar ki bu doğa olayına Aurora yani kuzey ışıkları adı verilir. Kuzey ışıkları genellikle kutup noktasına yakın enlemlerde gerçekleşir. Ülkemizin olduğu enlemlerde oluşmamasının nedeni gelen parçacıkların dünya atmosferine dünyanın manyetik kutuplarından yani kuzey ve güney kutup noktalarından girmesidir. Ancak çok büyük patlamaların neden olduğu kuzey ışıklarının çok az da olsa ülkemizin olduğu enlemlere inme şansı vardır. Kuzey ışıklarının gözlenebildiği enlemlerde değişik renklerin gökyüzünü sanki bir perde gibi süslediği görülebilir.

İlk güneş lekesi milattan önce 325 yılında Yunanlı bilimadamı Theophrastus tarafından fark edilmiştir. Güneş üzerindeki ilk güneş patlaması ise 1 Eylül 1859 tarihinde Richard C. Carrington and Richard Hodgson adlı iki bilimadamı tarafından aynı anda gözlenmiştir. Güneş üzerindeki bu patlamalar 11 yıllık bir döngüyle birbirini takip etmekte ve bu dönem içinde maksimum seviyeye ulaşmaktadır .

Güneş’inde tıpkı dünyamız gibi mevsimleri vardır ama güneşin bir yılı 11 yılda tamamlanır. Bu 11 yıllık döngü içerisinde güneş lekelerinin hızlı bir şekilde arttığı zamanlar güneşin etkinliğinin en fazla olduğu anlardır. Güneş lekelerinin sayısı azaldıkça güneşin etkinliğide azalır. Güneş bu 11 yıllık dönem içerisinde maksimum etkinliğine genellikle bir kere ulaşır. Şu anda içinde bulunduğumuz devre 1996 yılında başlamış olup 2007 yılında sona erecektir. Bu dönem içinde güneş maksimum etkinliğine 2000 yılında ulaşmış ve patlamalar sonucu Dünya çapında iletişim uydularında bazı aksaklıklara neden olmuştu 2000 yılından sonra gitgide etkinliğini kaybeden güneş 2002 yılıyla birlikte tekrar aktif hale geçti ve güneş lekeleri artmaya başladı. Yeniden uyanan Güneş’te sık sık patlamalar olmaya başladı. Bilim adamlarının yaptığı açıklamalara göre içinde bulunduğumuz döngü çift zirveli yani güneşin iki kez maksimum etkinliğe ulaştığı devre olarak tanımlanıyor. Güneş üzerinde şimdiye kadar oluşan en büyük patlama ise 4 Kasım 2003 tarihinde gerçekleşti. Bu patlamanın hızı yaklaşık saniyede 2300 kilometreye ulaştı ama patlamanın olduğu yön dünyaya uzak olduğu için dünyamız bu patlamadan çok fazla etkilenmedi.

Güneş yaşamımız için gerekli ısı ve ışığı sağlayarak dünyayı yaşanır bir hale getiren bizim için çok önemli bir yıldızdır fakat her an güneş fırtınaları bu dengeyi bozabilir ve dünya üzerindeki yaşamı yok edebilir. Güneş üzerinde meydana gelebilecek büyük bir patlama ve beraberinde getirdiği yüklü parçacıklar dünyanın manyetik alanına zarar verek atmosferde ani değişikliklere ve ozon tabakasının delinmesine neden olabilir. İşte o zaman dünyamız güneşten ve uzaydan gelen radrasyona maruz kalıp yok olmanın eşiğine gelebilir. Bizim ise kendimize sormamız gereken soru şu acaba güneşimiz bize ne kadar dost ? Veya daha ne kadar dost kalacak ? Sanırım bu iki soruyada cevap bulmak için beklememiz gerekecek.

Read Full Post »

Saatin İcadı ve En Eski Saat Türleri

Categories: Bilim Teknik, İcat ve Buluşlar | February 28th, 2008 | by admin | one comments

İnsanoğlu başlangıçtan bu yana zaman denilen anlaşılması zor kavramla uğraşmış, yıldızlara ve güneşe bakarak zamanı anlamaya ve hesaplamaya çalışmıştır. İlk başta insanlar için sadece yağmurun, karın, soğuğun, sıcağın zamanını bilmek yetiyor, mevsimler insanların hayatlarını yönetip, hasat zamanını, göç zamanını, barınma zamanını söylüyorlardı. Gittikçe daha küçük zaman birimlerine ihtiyaç duyan insan, yılı aylara ve haftalara bölmeye başlamışlardır. Zamanın geçişinin en belirgin göstergesi olan gün, güneş doğunca başlıyor ve çalışma süresi aydınlık zamanı kaplıyordu. İnsanların geceyi gündüze benzer kılma çabaları, günü daha küçük zaman birimlerine ayırmayı gerektiriyordu. Dakika ve saniyeler daha çağdaş dönemlerin ürünü olmakla birlikte, insanlar günü birkaç bölüme ayırmaya çalışmışlar ve gittikçe daha küçük zaman dilimlerine ihtiyaç duymuşlardır. Daha küçük zaman birimlerinin tarihi takvimle paralellik gösterir. Yılı ilk olarak birimlere bölen Sümerler, günü de ilk bölenler olmuşlar ve zamanı ölçmeye başlamışlardır. Mısırlılarla devam eden bu çabalar Yunanlılar ve Romalılarla iyice gelişmiştir.

Güneş Saatleri

Zamanı ölçmek için ilk çabalar güneÅŸ saatiyle baÅŸlamıştır. Bu ilk saatler, yüzyıllar boyunca zamanın ölçülmesi için kullanılan en yaygın araç olmuÅŸlardır. GüneÅŸ saatleri, özel olarak hazırlanmış bir milin gölgesinin, GüneÅŸ’in görünen hareketine uygun olarak yine özel olarak hazırlanmış mermer, taÅŸ veya madeni bir zemin (kadran) üzerindeki hareketine göre zamanın ölçülmesine yarayan araçlardır. Saat, güneÅŸin oluÅŸturduÄŸu gölgeyi ölçer. Bu yüzden güneÅŸ saatleri ancak bol güneÅŸli ülkelerde ve gündüzleri kullanılabiliyordu.

Saat sisteminin geliÅŸmesi tamamıyla dinî sebepler yüzündendi. Mısır dilinde saat anlamına gelen “wnwt” aynı zamanda rahiplerin yaptığı dini görev anlamına da geliyordu. Gündüz saatleri, GüneÅŸ Tanrısı Ra’nın ilerleyiÅŸine göre ölçülüyordu ve rahipler güneÅŸin yolunu izlemek için deÄŸiÅŸik ÅŸekillerde yapılmış güneÅŸ saatleri kullanıyorlardı.

M.Ö. 3500′lerde yapılmaya baÅŸlayan ve ilk zaman ölçme aracı sayılabilecek obeliskler, aynı zamanda tarla parselasyonunda da kullanılıyorlardı. Uzun, yukarı doÄŸru incelen dörtgen yapının üst sivrisi kare biçimindeki düzlemin ortasında deÄŸil kenara kaymış olarak yapılıyordu. Hareket eden gölge, günü ikiye bölerek zamanı gösteriyordu. Yılın deÄŸiÅŸik zamanlarında gölge uzunlukları iÅŸaretlenip en uzun ve en kısa olanı bulunuyor ve böylece yılın en kısa ve en uzun günü de belirlenebiliyordu.

GüneÅŸ saatlerinin bir baÅŸka çeÅŸidi de T ÅŸeklindeki saatlerdir. T biçiminde birbirine baÄŸlanmış iki çubuktan oluÅŸan bu saatlerde kısa çubuÄŸun gölgesi uzun sapın üzerindeki numaralara düşüyordu. Sabahları doÄŸuya doÄŸru, öğleden sonraları ise batıya doÄŸru tutulan saatte, 1′den 10′a kadar sayılar kullanılıyordu. Taşınabilen ilk zaman aracı olan bu saat, M.Ö. 1500′lerde kullanılmaya baÅŸlanmıştır. Bu alet, günü 10 parçaya ve sabah ile akÅŸam olmak üzere iki ‘alacakaranlık saatler’ine bölüyordu. T biçimindeki güneÅŸ saatlerinde, günün ilk ve son saatlerinde gölgenin sonsuza kadar uzaması ve kadran üzerinde izlenememesi sorun yaratıyordu.

GüneÅŸ saati tasarımındaki en büyük geliÅŸme, gündüz saatlerini eÅŸit dilimlere ayırabilmeyi saÄŸlayan yarım küre biçimidir. M.Ö. 300 yıllarında Keldani astronom Berossus’un bulduÄŸu bu tip saatlerde yarımküre içbükey olarak yerleÅŸtiriliyordu. Herhangi bir günde gölgenin yarımküre üzerinde izlediÄŸi yol, GüneÅŸ’in gökyüzünde izlediÄŸi yörüngenin kopyası oluyordu. 12 eÅŸit bölüme ayrılmış yarımküre üzerinde yörüngeler çizilip, her mevsimle iliÅŸkili saat baÅŸları birer eÄŸri ile birleÅŸtiriliyordu.

Sümerlerle baÅŸlayıp Mısırlılar ve Babillilerle devam eden güneÅŸ saatleri Yunanlılarla daha da geliÅŸtirilmiÅŸtir. Romalılar ilk güneÅŸ saatlerini M.Ö. 1. yüzyılda yapmışlardır. Mimar Vitruvius’un belirttiÄŸine göre, Roma’da çok yaygın olarak kullanılan saatlerin 13 deÄŸiÅŸik türü bulunuyordu.

O dönemin usta matematikçileri olan Araplar daha yaratıcıydılar. SaatçiliÄŸe çok önem veren Araplar güneÅŸ saatlerinin birçok ilkesini geliÅŸtirmiÅŸlerdir. Arapların ünlü düşünürlerinden Abu’l Hasan, eÅŸit saatlerle hesaplama sistemini bularak, 13. yüzyılın baÅŸlarında horoloji tarihinin en önemli adımlarından birini atmıştır.

İlk çağlarda çabuk gelişme gösteren güneş saatleri ortaçağ boyunca 5-16. yüzyıllar arasında pek ilerlememişlerdir. Ancak, 1500-1800 yılları arasında astronomiye paralel olarak hem çeşit hem de kullanışlılık açısından gelişmişlerdir.

En ayrıntılı ve hassas güneÅŸ saatleri İslâm güneÅŸ saatleridir. İslâmiyet’te namaz vakitlerini bilme isteÄŸi güneÅŸ saatlerini buna göre ayarlama zorunluluÄŸu getirmiÅŸtir. Öğle namazı bir cismin gölgesinin en kısa olmasıyla baÅŸlar, gölge o cismin iki misli olduÄŸunda, ikindi namazı baÅŸlamış olur. Bu iÅŸ için caminin avlusuna bir sopa dikilir. Cismin gölgesinin mevsimlere göre tespit edilmesi ve namaz vakitlerinin buna göre iÅŸaretlenmesiyle geliÅŸmiÅŸ bir yatay güneÅŸ saati elde edilir. Bilinen en eski İslâm güneÅŸ saati 868-901 yılları arasında Mısır’da hüküm süren TolunoÄŸlu Ahmed’in Fustat’ta yaptırdığı camide bulunmaktadır.

Güneş saatlerinde zamanın uzunluğu bir mevsimden ötekine değişiyordu. Mısırlılar günü 24 parçaya bölmüş olsalar da bu şimdikinden farklıydı. Güneşin doğumundan batımına kadar geçen zamanı ona bölüyorlardı, ancak bu birimler yazları daha uzun oluyordu. Geçen yıllarla ve her mevsim kayan gün doğumlarıyla gündüz ve gece saatleri tamamen değişiyordu. Daha sonraları gündüz ve gece süreleri 12 saat uzunlukta hesaplanmış olsa da, bu yine mevsimden mevsime değişmekteydi. Güneş saati karmaşık bir sistemdi ve çok esnekti. Daha basit sistemlere ve akşam saatlerini izlemeye duyulan ihtiyaç, değişik arayışlar getirdi ve insanlar zamanı ölçebilmek için gökyüzüyle ilişkisi olmayan başka araçlara yöneldiler.

Su Saatleri

GüneÅŸ saatleri kadar eskiye dayanan ancak, tam zamanı bilinmese de ilk tipleri Mısır’da bulunan su saatleri, dibinde delik olan bir kovanın boÅŸalması ve dolmasıyla zamanı gösterir. Bu saatler, zamana yeni bir bakış ÅŸeklini olanaklı kılmıştır. GüneÅŸ saatleri belirli bir zamanı gösterirken, su saatleri ne kadar zaman geçtiÄŸini de gösteriyordu. Bu yüzden su saatinin icadı zaman ölçümünün gerçek baÅŸlangıcı sayılabilir.

Su saatlerine su hırsızı anlamına gelen “klepsydra” deniyordu. Bu saatleri, ilk olarak Mısırlılar icat etmiÅŸ olsalar da, Yunanlılar geliÅŸtirmiÅŸlerdir. Su saatleri yüzyıllar boyunca mekanik saatlerin bulunmasına kadar kullanılmıştır. Tek çanaktan oluÅŸan su saatlerinde, içi su dolu ve altında bir delik olan çanağın içinden dışarı su boÅŸaldıkça içindeki iÅŸaretler zamanın geçiÅŸini gösterir. Bu tip saatler daha çok duruÅŸmalarda avukatların konuÅŸma sürelerini belirlemede kullanılmıştır. Birkaç çanaktan oluÅŸan türlerde ise, su bir çanaktan diÄŸerine doluyordu.

Su saatlerinin baÅŸka bir çeÅŸidi de dibinde delik olan metal bir kaptan oluÅŸuyor. İçi su dolu böyle bir kap daha geniÅŸ bir kabın içine konduÄŸunda yavaÅŸ yavaÅŸ doluyor ve dibe batıyor. Mısır’dan baÅŸka, İngiltere ve Seylan’da da bulunmuÅŸ olan bu tip su saatleri, günümüzde hâlâ Kuzey Afrika’da bazı yörelerde kullanılmaktadır. Su saatleri popülerleÅŸtikçe daha çok özenilerek yapılmaya baÅŸlanmış ve karmaşık mekanizmalar üretilmiÅŸtir.

M.Ö. 250′de ArÅŸimet, yaptığı su saatine diÅŸliler ekleyerek gezegenleri ve ayın yörüngesini de göstermiÅŸtir. Daha geliÅŸmiÅŸ su saatleri M.Ö. 100 ve M.S. 500 yılları arasında Yunan ve Romalı horolog ve astronomlar tarafından yapılmıştır. Bu saatlerde damlama deliÄŸinin aşınmasını ya da tıkanmasını önlemek için delik deÄŸerli taÅŸlardan yapılabiliyordu. Su basıncı düzenlenerek akış sabit kılınıyordu. Bazı su saatleri zil çalan, çakıl taşı fırlatan mekanizmalarla donatılmıştı. Hatta bazılarında kapılar açılıp insan figürleri çıkıyor ve bunlar saati haber vermek üzere zil çalıyorlardı.

M.S. 200 ve 1300 arasında Uzak DoÄŸu’da mekanik göksel su saati yapımı geliÅŸmiÅŸti. 3. yüzyıl Çin klepsydraları astronomiyle ilgili konuları gösteren deÄŸiÅŸik mekanizmaları içeriyordu. En karmaşık saat kulelerinden birisi Çin’de Su Sung’un M.S. 1088′de yaptırdığı dev saat kulesidir. Yedi-sekiz metrelik kulede gündüz ve gece her saat başında iki parlak bronz top yine bronzdan yapılmış iki ÅŸahinin aÄŸzından bir bronz kabın içine düşüyordu. Kabın dibindeki delik, bronz topun yeniden yerine dönmesini saÄŸlıyordu. Åžahinlerin üstünde de günün her saati için bir dizi kapı ve daha yukarıda da yanmamış durumda birer lamba duruyordu. Her saat başında bronz toplar düştükçe bir çan çalıyor ve biten saatin kapısı kapanıyordu. Toplar gece saatlerini belirtmek üzere düştüğünde ise o saatin lambası yanıyordu.

Yunanlı astronom Andronikos’un M.S. 1.yy’da yaptığı Rüzgâr Kulesi, klasik antik çaÄŸdan saÄŸlam kalan ender binalardandır. Sekizgen biçimindeki yapıda, mekanik klepsydranın yanında güneÅŸ saati, yel deÄŸirmeni ve bazı bilimsel araÅŸtırmaların yapılmasına yarayacak düzenlemeler ve bir su tankı bulunuyordu.

Su saatleri de sadeliklerine rağmen sorunluydular. Soğuk bölgelerde suyun akışkanlığının azalması, deliğin tıkanması, suyun sabit akmaması gibi sorunlar vardı. Bütün bunlara rağmen su saatleri yüzyıllarca kullanılmıştır.

Kum Saatleri

Kum saatleri zamanın geleneksel sembolüdür. Saatin ilk tasarımı olan yumurta biçiminde cam kaptan akan kum yüzyıllar boyunca sabit kalmıştır. Saatlerde kumun yanında, zaman zaman pudra haline getirilmiÅŸ yumurta kabuÄŸu, civa ya da ince toz siyah mermer de kullanılmıştır. Kum saati, Avrupa’da ilk kez 8. yüzyılda bir papazın buluÅŸuyla kullanılmaya baÅŸlamıştır. Camcılık becerisi geliÅŸtikçe, kumun doldurulduÄŸu ağız da eritilerek kapatılmış ve nemlenerek akışın zorlaÅŸmasının önüne geçilmiÅŸtir.

16. yüzyıldan günümüze bu saatler sürekli zamanı ölçmek için değil, belirli bir sürenin başlangıcını ve bitişini göstermek için kullanılmıştır; kiliselerde dua süresi, gemilerde tayfaların nöbet süresi ya da gemilerin hızlarının belirlenmesi.

Belirli sayıda kulaç aralıklarıyla düğüm atılmış ve ucuna bir kütük bağlanmış bir ip denize atılıyor ve bir gemici kum saatiyle belirli zaman dilimleri içinde kaç düğümün suya girdiğini sayıyordu. Eğer belirlenen sürede beş düğüm inmişse, geminin hızı beş deniz mili oluyordu. 19. yüzyıl sonuna kadar yelkenli gemilerde hız belirlemek için bu yöntem kullanılmıştır. Soğuk iklimlerde su saatine göre daha yaygın kullanımı olduğu halde, kum saati gün boyunca zaman ölçümü için çok uygun bir gereç değildi. Bunun için, ya çok büyük yapılması, ya da başında her an birinin beklemesi gerekiyordu. Bazı kum saatlerinde bulunan kadrandaki gösterge, saatin her başaşağı edilişinde bir saat ileri alınıyordu. Yine de, kum saati uzun bir dönem boyunca küçük zaman aralıklarının ölçülmesinde başarıyla kullanılmıştır.

Bugün hâlâ ahçılar yumurta kaynatırken kum saati kullanıyorlar.

AteÅŸ Saati

Zamanın ölçülmesi için değişik yöntem arayışlarıyla yapılan birçok deneme arasında ateş saati de bulunuyor. Petrol lambasının alevi ile çalışan saat mekanizmasında, tüketilen yağın bölmeli bir saydam kapta izlenmesi ya da kısalan mumun gölgesinin, arkadaki bir cetvel üzerindeki boyuna göre saatler belirleniyordu.

Çin, Japonya, ve Kore’de zaman ölçülmesi için ateÅŸ kullanımı deÄŸiÅŸik bir nitelik kazanmıştır. Bu ülkelerde özellikle tapınaklarda ödaÄŸacı ve benzeri kokulu nesneler dövülerek toz haline getiriliyor ve sonra da sıkıştırılarak saydam bir tüp içine yerleÅŸtiriliyordu. Zaman ölçümü tüp içinde ateÅŸin ulaÅŸtığı yere göre yapılıyordu.

Değişik türleri olan ateş saatleri alarm saati olarak bile kullanılıyordu. İstenen saat yerine iple bağlanan iki küçük ağırlık, alev ipi koparınca bakır bir yüzeye düşüp ses çıkarıyordu.

Kral Alfred’in buluÅŸu olan mum saati belki de bütün zaman ölçme araçlarının en basit olanıdır. Bu saat eÅŸit aralıklara bölünmüş bir mumdan oluÅŸuyor. Mum yandıkça zamanın geçiÅŸi ölçülebiliyor.

Ateş saatlerinin de doğruluğu her zaman şüpheliydi. Yine de, bütün zaman ölçme araçları gibi kendi sınırları içinde bir amaca hizmet etmişlerdir.

Mekanik Saatler

Zamanın mekanik olarak ölçülmesi yönündeki ilk adımlar din adamlarından gelmiştir. Keşişler dua etmek için kesin saati bilmek zorundaydılar. İlk mekanik saatler, saati göstermek değil duyurmak üzere yapılmışlardı. Bu saatler birer ağırlığa bağlı olarak çalışıyorlardı ve belirli zaman aralıkları ile gonga vuran tokmaklarla donatılmışlardı. Daha önceki yüzyıllarda, eski saat sistemlerinin sesli birer uyarı vermesini sağlama çabaları olumlu sonuçlanmamıştı. Geçen süreyi ufak taş parçacıkları atarak ya da düdük öttürerek belirten karmaşık mekanizmalar üretilmişti.

GüneÅŸ saati, su saati ve kum saati, deÄŸiÅŸik ÅŸekillerde süreyi göstermek amacına yönelikti. Mekanik saat ise manastır hayatında belli bir mekanik iÅŸlevi yerine getirmek, bir çekiç aracılığıyla ses üretmek ve böylece belirli zaman aralıklarını belirtmek amacını gütmekteydi. O dönemlerde saatlerin çan çalması gerektiÄŸine inanılıyordu. İngilizcede saat anlamına gelen “clock” kelimesi Latince “clocca”dan gelmektedir ve çan anlamındadır. Ancak, daha sonra bu kelime bütün saatleri tanımlamaya baÅŸlamıştır.

Mekanik saatler için bulunan mekanizma, ağırlığın asılı olduğu ipi ya da zinciri kısa aralıklarla tutan ve bırakan bir vargel düzenidir ve tüm modern saatlerin de ortak özelliğidir. Böylece, kısa aralıklarla duran ve inen bir ağırlık, saat mekanizmasını günün uzunluğuna ya da kısalığına bağlı olmaktan kurtarıyordu.

Bu mekanizmanın en eski türü “kamalı” olarak biliniyor. Ucuna ağırlık baÄŸlı iki yanından atlamalı olarak tırnaklarla donatılmış bir metal çubuk ve yatay olarak gidip gelen bir milden oluÅŸan mekanizmada, her gidiÅŸte bir tırnak salıveren bir düzen oluÅŸturulmuÅŸ ve milin ivmesi de dış ucuna takılmış bir ağırlıkla kontrol edilmiÅŸ. Ağırlık uzaÄŸa çekilince salınım hızlanıyor, yaklaÅŸtırılınca da yavaÅŸlıyor. Böylece, baÅŸlangıçta dakikaların ve daha sonra da saniyelerin belirlenmesi mümkün olmuÅŸtur. Mekanik saatlerin içinde en ünlülerinden olan Giovanni di Dondi’nin tasarımı, ağırlıkla iÅŸleyen mekanizmaya baÄŸlı sarkaç ve sekteli rakkas diÅŸlisinden oluÅŸuyordu ve saatte kadran bulunmuyordu.

Gündüz saatlerinin gece saatlerine uymayan saat sistemi, 14. yüzyılda mekanik saatlerin yapılmasına kadar devam etmiÅŸtir. Günü eÅŸit saatler halinde bölen ilk saat, Milan’daki Saint Gottard kilisesi saatidir. Yüzyılın ortasına doÄŸru büyük Avrupa ÅŸehirlerinin kulelerinde mekanik saatler görülmeye baÅŸlanmış ve gittikçe yayılmıştır. Vargel düzeniyle çalışan bu saatler 300 yıl boyunca devam etmiÅŸtir.

1500′lerde Nürnberg’de Peter Heinlein’ın zembereÄŸi bulmasıyla, büyük ağırlıklar kalkarak taşınabilir küçük saatler olanaklı kılınmıştır. İlk saatlerde kadran, akrep ve yelkovan bulunmuyordu. Okuma yazma oranının düşük olması, saatlere insanların bakıp anlayacağı yazılar koymak yerine çan sesleri konmasını gerektiriyordu. Süreyi görsel olarak göstermek için saatlere kadranı ilk olarak kullanan ve 1344′te 24 dilimlik saati yapan Dondi’dir.

Saat geliÅŸiminde atılan baÅŸka bir büyük adım da sarkacın bulunmasıdır. Kilisede papazı dinlerken kürsünün üzerinde sallanan lambanın salınım zamanının sabit olduÄŸunu farkeden Galileo, sarkacın salınım periyodunun, ağırlığına ya da geniÅŸliÄŸine deÄŸil, uzunluÄŸuna baÄŸlı olduÄŸunu bulmuÅŸtur. Galileo, ölümüne yakın, sarkaçla çalışan bir saat tasarlasa da bunu gerçekleÅŸtirememiÅŸtir. İlk çalışan sarkaçlı saati 1656′da, Galileo’nun ölümünden 14 yıl sonra, Alman astronom Christian Huygens yapmıştır. Huygens’in saati önceleri günde bir dakikadan az hata veriyordu. İlk olarak saÄŸlanan bu hassaslığı, Huygens çalışmalarıyla hatayı günde 10 saniyeye düşürerek, artırmıştır.

Sarkacın bulunmasıyla ilk defa olarak saatlere dakika ve saniye kolları eklenmiÅŸtir.1670′lerin ortalarında Huygens’in balans yayını geliÅŸtirmesi taşınabilir saatlerin gerçek bir cep saati haline getirilebilmesini saÄŸlamıştır. Yay mekanizmasının bulunması, zamanın hem karada hem de denizde aynı doÄŸrulukta ölçülebilmesini saÄŸlamıştır. Balans yayının geliÅŸtirilmesi ile gittikçe küçülen saatler cepte ya da kolda taşınabilmeye baÅŸlamış, ilk ucuz cep saatleri ABD’de üretilmiÅŸ, kol saatleri ise 1890′larda ortaya çıkmıştır. BaÅŸlangıçta sadece kadınların kullandığı kol saatleri I. Dünya Savaşı sırasında erkekler arasında da yaygınlaÅŸmıştır.

Zamanı karada ve denizde aynı olarak ölçebilen bu yeni saatlerle zaman birimlerinin hassaslığı sorgulanmaya baÅŸlanmıştır. Bir saniyenin uzunluÄŸu neydi? Basit bir hesapla saniye dakikanın 1/60′ı, dakika saatin 1/60′ı ve saat te günün 24′te biri olduÄŸu için bir saniye ortalama güneÅŸ gününün 86 400′de biri olarak ortaya çıkar. 1820′de zaman aralıkları bu hesaba göre standardize edilmiÅŸtir.

Kuvars Saatler

1920′lerde kuvars kristalli saatin bulunması, zaman ölçümünde yeni bir çığır baÅŸlatmıştır. Enerjisini bir yıl ya da daha uzun ömürlü pilden saÄŸlayan bu saatlerin kurulmasına gerek yoktur. Kuvars saatler, kuvars kristallerinin piezoelektrik özelliÄŸine dayalıdır. EÄŸer, yapısal simetri merkezi bulunmayan bir kristale elektrik uygularsanız biçimini deÄŸiÅŸtirir; ve eÄŸer onu sıkıştırır ya da bükerseniz elektrik üretir. Uygun bir elektronik devreye baÄŸlandığında kristal titreÅŸir ve sabit bir frekansta elektronik saati çalıştırabilecek elektrik sinyali üretir.

Kuvars kristalinin titreşimleriyle 24 saatlik bir gün milyonda bir saniyelik aksamayla belirlenebiliyordu. Ancak, kuvars kristali elektrik akımının etkisiyle bir süre sonra mekanik özelliklerini değiştirdiği için başlangıçta çok hassas olan saatler birkaç ay sonra geri kalmaya başlarlar. Kuvars saatler hassasiyetleri ve fiyatları ile piyasaya hakim olsalar da, daha hassas ve bu hassaslığı uzun süre koruyabilecek saatlere duyulan ihtiyaç arayışları devam ettirmiştir.

Atom Saatleri

Bilim adamları, atomların çok uzun zaman duraÄŸan kalabilen rezonanslara sahip olduklarını anladıklarında, hidrojen veya sezyum atomunun daha hassas saatler için potansiyel birer sarkaç olabileceÄŸini buldular. 1930 ve 40′larda radar ve yüksek frekanslı radyo iletiÅŸimleri, atomlarla etkileÅŸime girecek elektromanyetik mikrodalgaların üretilebilmesini olanaklı kılmıştır. 1949′da ABD’de NIST laboratuvarlarında amonyaÄŸa dayanan ilk atom saati yapılmıştır. 1957′de ise yine NIST, ilk sezyum atom saatini gerçekleÅŸtirmiÅŸ ve 1967′de atomun doÄŸal frekansı, yeni uluslaraarası zaman birimi olarak tanınmıştır. Buna göre, 1965 yılına kadar bir yılın 31 556 925.974 7′de biri olarak kabul edilen saniye sezyum atomunun rezonans frekansının 9 192 631 770 salınımına eÅŸittir. Bu, sezyum atomunun ileri geri titreÅŸim yapması için geçen süreye karşılık gelir.

Åžu anda 1/10 trilyonluk hatayla zamanı ölçebilen atom saatleri de geliÅŸtiriliyor. NIST labaratuvarlarında yapılmakta olan yeni sezyum atom saati 300 milyon yıl 14. ondalık haneye, ABD’de Ulusal Standartlar Enstitüsü’nde üzerinde çalışılan cıva iyonu saati ise 30 milyar yıl boyunca 16. ondalık haneye kadar ÅŸaÅŸmadan çalışabilecek.

Atom saatinin keşfiyle sağlanan uzun süreli hassaslığın yanında çeşitli olaylar ve süreçler birbiriyle mükemmel bir şekilde senkronize edilebiliyor ve yer tayinleri kesin bir doğrulukla hesaplanabiliyor.

Kesin zamana bağlı modern hayatta her geçen gün daha hassas saatlere ihtiyaç duyuluyor ancak bu hassaslığın sonu nereye varacak, bu bilinmiyor.

Read Full Post »

Big Bang (Büyük Patlama) Teorisi Nedir?

Categories: Bilim Teknik, Bilimsel Olaylar | February 28th, 2008 | by admin | no comments

Bilim adamları böylesine kompleks bir yapıya sahip olan evrenin oluÅŸumu hakkında tarih boyunca deÄŸiÅŸik fikirler ve teoriler ortaya atmışlardır. Fakat diÄŸer konulardaki anlaÅŸmazlıklara raÄŸmen günümüzde evrenin baÅŸlangıcı konusu, bilim adamları arasındaki tam bir fikir birliÄŸi ile “Big Bang” adı verilen teoriye dayandırılmaktadır. Bu teori evrenin 10-20 milyar yıl önce “yoktan var edildiÄŸini” ileri sürmektedir. Yani zamanımızdan 10-20 milyar yıl önce madde ve zaman yokken “Big Bang” adı verilen büyük bir patlama ile aniden madde ve zaman yaratılmıştır. “Big Bang” teorisi ilk olarak 1922 yılında Alexander Friedmann tarafından ortaya atıldı. O güne kadar evrenin duraÄŸan olduÄŸunu savunan bilim dünyasının bu yeni teoriyi kabullenmesi hiçte kolay deÄŸildi. Çünkü bu teori evrenin, zaman ve maddeden bağımsız olan tüm boyutların üzerindeki bir güç tarafından yaratıldığı anlamına geliyordu. Aynı zamanda “maddenin sonsuzdan gelip sonsuza gittiÄŸini” iddia eden materyalist felsefe kökünden çürütülmüş oluyordu. Özellikle materyalist bilim adamları bu teoriyi kabul etmek istemedi. Fakat “Big Bang” gerçeÄŸini görmezlikten gelmek çok zordu. Ünlü astronom Edwin Hubble 1929 yılında yaptığı gözlemler sonucunda evrenin devamlı geniÅŸlemekte olduÄŸunu ispatladı, bu ispat Big Bang teorisi için çok büyük bir kanıttı. Hubble’ın bu buluÅŸu teorinin büyük bir bilim kesimi tarafından kabul görmesini saÄŸladı, teoriyi kabullenmek istemeyen ve geniÅŸleyen evren modeline uygun deÄŸiÅŸik teoriler oluÅŸturmaya çalışan bir kaç bilim adamı ise ancak1989 yılındaki “Big Bang” teorisinin kesin zaferine kadar dayanabildiler. Teorik hesaplamalara göre büyük patlamadan arda kalması gereken radyasyonu araÅŸtırmak üzere NASA tarafından 1989 yılında fırlatılan CUBE uydusu bu radyasyonu fırlatılışından sekiz dakika sonra belirleyerek “Big Bang” teorisini kesin olarak kanıtladı. Bu kanıttan sonra artarda gelen diÄŸer kanıtlar teoriyi desteklemeÄŸe devam etti. Evrendeki enerjinin bilinen kısmının büyük bölümü yıldızlarda, Hirojenin (H), füzyon sayesinde Helyuma (He) dönüşmesi ile oluÅŸmaktadır. Bu enerji dönüşümü evrenin baÅŸlangıcından bu yana devam eden bir süreçtir. EÄŸer evren sonsuzdan beri var olsaydı hidrojenin tümünün helyuma dönüşmüş olması gerekirdi. Fakat ÅŸu an evrende var olan hidrojen, helyum oranı teorik hesaplamalara göre “Big Bang” ‘den bu yana olması gerektiÄŸi gibidir. Bu ve benzeri bir çok delil “Big Bang” teorisinin güçlenerek ilerlemesini saÄŸlamaktadır.

Read Full Post »

Dünyamızın Şekli ve Sonuçları

Categories: Bilim Teknik, Bilimsel Olaylar | February 28th, 2008 | by admin | no comments

Dünyamız Samanyolu Galaksisi’ndeki yıldız sistemlerinden güneÅŸ sisteminde yer alır. Bütün gezegenler elips ÅŸeklinde bir yörüngede hareket ederler.

AY VE ÖZELLİKLERİ

Ay dünyamızın 1/50’si kadardır. Bu sebeple Ayda yerçekimi azdır (dünyadakinin 1/6’sı kadardır).

Ayda atmosfer yoktur. Bunun sonucunda; hava ve su yoktur. Meteorolojik olay (iklim) görülmez. Meteorlar doğrudan ay yüzeyine düşer. Sonuçta büyük krater çukurlukları oluşmuştur. Günlük sıcaklık farkı fazladır. Bu sebeple mekanik çözülme fazladır. Canlı hayatı yoktur. İç ısısını kaybetmiştir. Bundan dolayı volkanik olay görülmez.

AYIN HAREKETLERİ

1) Kendi ekseni çevresindeki hareketi

2) Dünya çevresindeki hareketi

3) Dünya ile birlikte güneş çevresindeki hareketi

*** Ay hem kendi hem de dünya çevresindeki bir turunu aynı sürede (29,5 gün) tamamladığı için dünyadan ayın sürekli aynı yüzeyi görülür.

Ay günü: Dünyadaki herhangi bir meridyenin ard arda iki kez Ayın karşısından geçinceye kadar geçen süredir. Bu süre 24 saat 50 dakikadır.

Güneş günü: 24 saattir.

*** Ay günü ile güneş günü arasındaki zaman farkından dolayı bir yerde Ay her gün bir önceki güne göre daha geç gözlenir ve gel-git olayı daha geç oluşur.

AYIN EVRELERİ

Ayın aydınlık yüzünün dünyadan görünüşünde bir ay boyunca meydana gelen değişikliklerdir.

Yeniay ve dolunay evrelerinde büyük gel-git yaşanır. Sebebi dünya, ay ve güneşin aynı doğrultuda olmasıdır. İlk ve son dördünde ise küçük gel-git yaşanır.

Güneş tutulması, Ayın Güneş ile Dünya arasına girmesi ve bazı özel koşulların sağlanmasıneticesinde meydana gelir.Tutulmanın olabilmesi için, Ayın, Dünya etrafındaki yörüngesiyle Dünyanın Güneş etrafındaki yörüngesinin kesişim yerlerini belirleyen düğüm noktalarında veya bu noktalar civarında (Yeniay safhasında) bulunması gerekir.

Bilindiği üzere bir yıl içerisinde Ay, Dünya etrafında 12 kez dolanır. Dolayısıyla, eğer Ayın yörünge düzlemi Dünya’nınkiyle çakışık olsaydı, bir yılda 12 kez Güneş tutulması meydana gelebilirdi. Fakat durum böyle değildir. Ayın yörünge düzlemi ileDünya’nınki arasında yaklaşık 5° 9’ lık bir açı vardır. Bu açı nedeniyle Dünya, Ay ve Güneş, Ayın Dünya etrafındaki her dolanımında tam olarak aynı doğrultuda bulunmazlar. Böylece her ay bir Güneş tutulması oluşması engellenmiş olur. Nitekim bir yılda en az iki, en çokbeş Güneştutulması meydana gelebilir.

Ay dünya etrafındaki yörüngesini tamamlarken, dünyanın güneş ve ay arasında kalmasına neden olabilir. Bu durumda ay yüzeyine düşen güneş ışınları dünya tarafından engellenmiş olur. Karanlıkta kalan ay kısa süreli de olsa dünyadan gözlenemez bu olaya ay tutulması adı verilir. Bulutsuz bir gecede çıplak gözle rahatlıkla fark edilebilen bu olay, güneş tutulmasına göre, dünya yüzeyinde daha geniş bir alandan gözlenebilir. Ay tutulmasının dünya yüzeyinden gözlenebildiği alan dünyanın yarısından 24º kadar fazladır.

DÜNYANIN ŞEKLİ VE SONUÇLARI

Dünyamızın Ekvatorda şişkin, Kutuplarda basık olan kendine has şeklineGEOİD denir.

DÜNYANIN BOYUTLARI

*Ekvator çevresi: 40.076 km
*Kutuplar çevresi: 40.009 km
*Ekvator yarıçapı: 6378 km
*Kutuplar yarıçapı: 6357 km
*Karalar yüzölçümü:149 milyon km2(%29)
*Denizler yüzölçümü: 361 milyon km2(%71)
*KYK’de karalar %39 denizler %61
*GYK’de ise karalar %19 denizler %81 dir.

DÜNYANIN ŞEKLİNİN SONUÇLARI

*Ekvatorun uzunluğu tam dairelik bir meridyenin uzunluğundan fazladır.
*Paralellerin uzunluğu kutuplara doğru azalır.
*İki meridyen arasındaki uzaklık kutuplara doğru azalır.
*Güneş ışınlarının düşme açısı kutuplara doğru azalır.
*Yer şekilleri haritaya gerçeğe tam uygun olarak aktarılamaz.
*Aynı anda Dünyanın yarısı aydınlık (gündüz) yarısı karanlık (gece) olur.
*Dünyanın çizgisel dönüş hızı kutuplara doğru azalır.
*Yer çekimi kutuplara doğru artar.

*Dünyanın çizgisel dönüş hızı kutuplara doğru azalır.
*Yer çekimi kutuplara doğru artar.

DÜNYANIN HAREKETLERİ VE SONUÇLARI

*Gece gündüz olayı ardalanır (birbirini takip eder).
*Güneş ışınlarının düşme açısı günün her saatine göre değişir.
*Yerel saat farkları oluşur.
*Günlük sıcaklık farkları oluşur. Buna bağlı olarak meltem rüzgarları oluşur. Mekanik çözülme olur.
*Sürekli rüzgarların esme yönünde sapmalar olur.
*Okyanus akıntılarında sapmalar ve halkalar olur.
*Dinamik basınç merkezleri oluşur. Yönler belirlenir. Fotosentez meydana gelir.

DÜNYANIN EKSENİ ÇEVRESİNDE DÖNÜŞÜNDE DOĞAN HIZLAR

1) ÇİZGİSEL HIZ VE SONUÇLARI (Enleme bağlı)

*Çizgisel hız en fazla Ekvator üzerindedir (1670 km/h) . Bu hız kutuplara doğru azalır. Bunun sonucunda;
*Güneşin doğuş ve batış süresi kutuplara doğru uzar.
*Gece gündüz arasındaki fark kutuplara doğru artar.
*Atmosferin kalınlığı Ekvatorda fazla, kutuplarda azdır.
*Ekvatorda yerçekimi az, kutuplarda fazladır.

2) AÇISAL HIZ VE SONUÇLARI (Boylama bağlı)

Dünyanın açısal hızı;

24 saatte: 360°
1 saatte : 15°
4 dakikada :1° dir.

*** Açısal hız her enlemde aynıdır. Açısal hız sonucunda yerel saat farkları oluşur.

DÜNYANIN YILLIK HAREKETİ VE SONUÇLARI

Dünyanın güneş çevresinde dönerken izlediği yola yörünge, meydana getirdiği düzleme de yörünge düzlemi (ekliptik düzlem) denir. Dünyamızın yörüngesi elips biçimindedir.

ELİPS BİÇİMİNDEKİ YÖRÜNGENİN SONUÇLARI

Dünyamız güneşe bazen yaklaşır, bazen güneşten uzaklaşır. Dünyanın güneşe en yakın olduğu tarih 3 ocaktır. En uzakta olduğu tarih ise 4 temmuzdur.

Dünya güneşe yaklaşınca güneşin çekim kuvveti artar. Böylece dünya güneş çevresinde daha hızlı dönmeye başlar. Sonuçta şubat ayı 28 gündür. Yani K.Y.K ‘de kış mevsimi iki gün kısa olmaktadır.

Dünya güneşten uzaklaşınca çekim kuvveti ve hız azalır. Sonuçta yaz mevsimi K.Y.K.’de iki gün daha uzun olmaktadır.

*** Kısacası elipsoid yörünge mevsim sürelerinin farklı olmasında etkilidir. Dünyamızın yörüngesi daire biçiminde olsaydı; mevsim süreleri birbirine eşit olacaktı.

EKSEN EĞİKLİĞİ VE SONUÇLARI

(Ekvator düzlemi ile ekliptik arasında 23°27′ , yer ekseni ile ekliptik arasında 66°33′ açı olması)

Dönenceler meydana gelir. Dönence: kuzey ve güney yarım kürelerde güneş ışınlarının en son dik geldiği noktalara denir.

Matematik iklim kuşakları oluşur.

Güneş ışınlarının düşme açısı yıl boyunca değişir. Güneş ışınları yıl içinde dönencelere birer kez, dönenceler arasına da ikişer kez dik açıyla düşerler. Dönenceler dışında hiçbir yere güneş ışınları dik olarak düşmez.

Mevsimler oluşur. Dört mevsimin tek yaşandığı kuşak ılıman kuşaktır. Sebebi: güneş ışınlarının düşme açısında yıl boyunca değişikliğin fazla olmasıdır.

Aynı tarihlerde kuzey ve güney yarımkürelerde farklı mevsim yaşanması.

Gece gündüz uzunluğunun sürekli değişmesi.

Güneşin doğuş ve batış konumu ile saatinin değişmesi.

Muson rüzgarlarının oluşması.

Aydınlanma dairesinin sürekli değişmesi.

Kutup bölgelerinde 24 saatten uzun gece ve gündüzlerin oluşması. Örnek: Kutup noktalarında 6 ay gündüz, 6 ay gece yaşanması.

*** Dönence ve matematik iklim kuşaklarının oluşmasında sadece eksen eğikliği etkilidir. Diğerlerinin oluşmasında eksen eğikliği ile birlikte yıllık hareketin de etkisi vardır.

EKSEN EĞİKLİĞİ OLMASAYDI; (Ekvator düzlemi ile ekliptik üst üste çakışsaydı veya yer ekseni ekliptiği dik olarak kesseydi)

*Dönenceler oluşmazdı.
*Mevsim değişmesi olmazdı.
*Güneş ışınları sadece Ekvatora dik gelirdi.
*Aydınlanma dairesi sürekli kutup noktalarına teğet geçerdi.
*Gece gündüz süreleri birbirine eşit olurdu.
*Güneşin doğuş-batış konumu ve saati değişmezdi.

EKSEN EĞİKLİĞİ 20°OLSAYDI:

*Güneş ışınlarının dik geldiği alan daralırdı.
*Kutup kuşağı ve tropikal kuşağın alanları daralırken, ılıman kuşak genişlerdi.
*Yurdumuzda yazlar daha serin, kışlar daha ılık olurdu.
*Kutup ve ılıman kuşakta sıcaklık ortalaması azalırken tropikal kuşakta sıcaklık ortalaması artardı.
*Gece-gündüz arasındaki zaman farkı azalırdı.

*** Eksen eÄŸikliÄŸinin 23°27′ dan daha büyük olması durumunda yukarıdakilerin tam tersi bir durum yaÅŸanırdı.

Read Full Post »

Rüzgar Nasıl Oluşur?

Categories: Bilim Teknik, Bilimsel Olaylar | February 28th, 2008 | by admin | no comments

Rüzgar aslında hava moleküllerinin hareketidir. Rüzgarlara;
1- hava,
2- hava basıncı yol açar.
Hava, azot molekülleri (hacim olarak yüzde 78), oksijen (yaklaşık yüzde 21), su molekülleri ve az miktardaki diğer elementlerden oluşur. Bütün bu hava molekülleri hızlı bir şekilde hareket ederken birbirleriyle ve yer seviyesindeki diğer nesnelerle çarpışır.

Hava basıncı ise bu moleküllerin belirli bir alana verdiği kuvvet miktarıdır. Genel olarak ne kadar çok hava molekülü varsa hava basıncı da o kadar yüksek olur. Rüzgar, buna bağlı olarak, basınç değişim kuvvetidir.
Fırtına sistemleri dinamiklerinin ve güneşin farklı derecelerdeki ısısının neden olduğu hava basıncındaki değişiklikler, belirli bir yatay alanda, hava moleküllerini görece olarak daha yüksek hava basıncından daha alçak basınç alanına doğru sürükler.

Hava durumu haritalarında gösterilen yüksek ve alçak basınç bölgeleri arasındaki hava akımları, sık sık karşılaÅŸtığımız hafif rüzgarları oluÅŸturur.  Bu rüzgarın ardında yatan basınç farkı, toplam atmosferik basıncın yalnızca yüzde 1′i kadardır. Oysa ÅŸiddetli fırtınalar daha büyük ve daha yoÄŸun basınç deÄŸiÅŸikliklerinin yaÅŸandığı bölgelerde ortaya çıkar.

Read Full Post »

« Previous Entries

Son Eklenenler

  • Duyu Organlarımız
  • Viera Plazma ve LCD Televizyonlar Türkiye’de
  • LCD ve Plazma Televizyonlar Tarih Oluyor
  • Sıtmaya Dayanıklı Sivrisinek Üretildi
  • Kuyrukluyıldız Nedir?
  • Fotosentez Nedir? Nasıl GerçekleÅŸir?
  • CoÄŸrafya Terimleri ve Anlamları
  • GüneÅŸ Sistemi Yapısı ve OluÅŸumu
  • Pluton Gezegeni Yapısı ve Özellikleri
  • Neptun Gezegeni Yapısı ve Özellikleri

Categories

  • Arkeoloji (2)
  • Astronomi Uzay Bilimleri (39)
  • Bilgisayar Dünyası (26)
  • Bilgisayar Sorunları (4)
  • Bilim Adamları (20)
  • Bilim Teknik (80)
  • Bilimsel Olaylar (45)
  • Cep Telefonu Haberleri (1)
  • CoÄŸrafya (1)
  • Donanım İncelemeleri (13)
  • Elektrik - Elektronik Dünyası (23)
  • Hayvanlar Alemi (4)
  • İcat ve BuluÅŸlar (13)
  • İnternet Haberleri (3)
  • Otomobil Haberleri (3)
  • SaÄŸlık Bilgisi (26)
  • Teknoloji Haberleri (66)
  • Yazılım (3)

Archives

  • May 2008 (1)
  • April 2008 (16)
  • March 2008 (24)
  • February 2008 (110)
  • January 2008 (66)
  • Blogroll

    • Güzel Resimler
    • Güzel Resimler
    • Kral Oyun
    • Kral Oyunlar
    • Site Tanıtımı
    • Tatil Beldeleri
 

© 2008 Bilim - Teknik - Teknoloji

Haber Siteleri
eXTReMe Tracker
TOPlist