Bilim - Teknik - Teknoloji

Bilim ve Teknoloji Haberleri, Bilim Teknik Konuları,Yararlı Programlar Hakkında Bilgiler, Bilgisayar Dünyası, Donanım İncelemeleri, Bilimsel Olaylar, SaÄŸlık Bilgisi…

Pages

  • Home
  • Bilim Adamları
  • Önemli İcatlar

Search

Sponsor

Meta

  • Login
  • Valid XHTML
  • XFN
  • WordPress

Subscribe

  • Complete Feed
  • Comments

Archive for February, 2008

« Previous Entries

Saatin İcadı ve En Eski Saat Türleri

Categories: Bilim Teknik, İcat ve Buluşlar | February 28th, 2008 | by admin | one comments

İnsanoğlu başlangıçtan bu yana zaman denilen anlaşılması zor kavramla uğraşmış, yıldızlara ve güneşe bakarak zamanı anlamaya ve hesaplamaya çalışmıştır. İlk başta insanlar için sadece yağmurun, karın, soğuğun, sıcağın zamanını bilmek yetiyor, mevsimler insanların hayatlarını yönetip, hasat zamanını, göç zamanını, barınma zamanını söylüyorlardı. Gittikçe daha küçük zaman birimlerine ihtiyaç duyan insan, yılı aylara ve haftalara bölmeye başlamışlardır. Zamanın geçişinin en belirgin göstergesi olan gün, güneş doğunca başlıyor ve çalışma süresi aydınlık zamanı kaplıyordu. İnsanların geceyi gündüze benzer kılma çabaları, günü daha küçük zaman birimlerine ayırmayı gerektiriyordu. Dakika ve saniyeler daha çağdaş dönemlerin ürünü olmakla birlikte, insanlar günü birkaç bölüme ayırmaya çalışmışlar ve gittikçe daha küçük zaman dilimlerine ihtiyaç duymuşlardır. Daha küçük zaman birimlerinin tarihi takvimle paralellik gösterir. Yılı ilk olarak birimlere bölen Sümerler, günü de ilk bölenler olmuşlar ve zamanı ölçmeye başlamışlardır. Mısırlılarla devam eden bu çabalar Yunanlılar ve Romalılarla iyice gelişmiştir.

Güneş Saatleri

Zamanı ölçmek için ilk çabalar güneÅŸ saatiyle baÅŸlamıştır. Bu ilk saatler, yüzyıllar boyunca zamanın ölçülmesi için kullanılan en yaygın araç olmuÅŸlardır. GüneÅŸ saatleri, özel olarak hazırlanmış bir milin gölgesinin, GüneÅŸ’in görünen hareketine uygun olarak yine özel olarak hazırlanmış mermer, taÅŸ veya madeni bir zemin (kadran) üzerindeki hareketine göre zamanın ölçülmesine yarayan araçlardır. Saat, güneÅŸin oluÅŸturduÄŸu gölgeyi ölçer. Bu yüzden güneÅŸ saatleri ancak bol güneÅŸli ülkelerde ve gündüzleri kullanılabiliyordu.

Saat sisteminin geliÅŸmesi tamamıyla dinî sebepler yüzündendi. Mısır dilinde saat anlamına gelen “wnwt” aynı zamanda rahiplerin yaptığı dini görev anlamına da geliyordu. Gündüz saatleri, GüneÅŸ Tanrısı Ra’nın ilerleyiÅŸine göre ölçülüyordu ve rahipler güneÅŸin yolunu izlemek için deÄŸiÅŸik ÅŸekillerde yapılmış güneÅŸ saatleri kullanıyorlardı.

M.Ö. 3500′lerde yapılmaya baÅŸlayan ve ilk zaman ölçme aracı sayılabilecek obeliskler, aynı zamanda tarla parselasyonunda da kullanılıyorlardı. Uzun, yukarı doÄŸru incelen dörtgen yapının üst sivrisi kare biçimindeki düzlemin ortasında deÄŸil kenara kaymış olarak yapılıyordu. Hareket eden gölge, günü ikiye bölerek zamanı gösteriyordu. Yılın deÄŸiÅŸik zamanlarında gölge uzunlukları iÅŸaretlenip en uzun ve en kısa olanı bulunuyor ve böylece yılın en kısa ve en uzun günü de belirlenebiliyordu.

GüneÅŸ saatlerinin bir baÅŸka çeÅŸidi de T ÅŸeklindeki saatlerdir. T biçiminde birbirine baÄŸlanmış iki çubuktan oluÅŸan bu saatlerde kısa çubuÄŸun gölgesi uzun sapın üzerindeki numaralara düşüyordu. Sabahları doÄŸuya doÄŸru, öğleden sonraları ise batıya doÄŸru tutulan saatte, 1′den 10′a kadar sayılar kullanılıyordu. Taşınabilen ilk zaman aracı olan bu saat, M.Ö. 1500′lerde kullanılmaya baÅŸlanmıştır. Bu alet, günü 10 parçaya ve sabah ile akÅŸam olmak üzere iki ‘alacakaranlık saatler’ine bölüyordu. T biçimindeki güneÅŸ saatlerinde, günün ilk ve son saatlerinde gölgenin sonsuza kadar uzaması ve kadran üzerinde izlenememesi sorun yaratıyordu.

GüneÅŸ saati tasarımındaki en büyük geliÅŸme, gündüz saatlerini eÅŸit dilimlere ayırabilmeyi saÄŸlayan yarım küre biçimidir. M.Ö. 300 yıllarında Keldani astronom Berossus’un bulduÄŸu bu tip saatlerde yarımküre içbükey olarak yerleÅŸtiriliyordu. Herhangi bir günde gölgenin yarımküre üzerinde izlediÄŸi yol, GüneÅŸ’in gökyüzünde izlediÄŸi yörüngenin kopyası oluyordu. 12 eÅŸit bölüme ayrılmış yarımküre üzerinde yörüngeler çizilip, her mevsimle iliÅŸkili saat baÅŸları birer eÄŸri ile birleÅŸtiriliyordu.

Sümerlerle baÅŸlayıp Mısırlılar ve Babillilerle devam eden güneÅŸ saatleri Yunanlılarla daha da geliÅŸtirilmiÅŸtir. Romalılar ilk güneÅŸ saatlerini M.Ö. 1. yüzyılda yapmışlardır. Mimar Vitruvius’un belirttiÄŸine göre, Roma’da çok yaygın olarak kullanılan saatlerin 13 deÄŸiÅŸik türü bulunuyordu.

O dönemin usta matematikçileri olan Araplar daha yaratıcıydılar. SaatçiliÄŸe çok önem veren Araplar güneÅŸ saatlerinin birçok ilkesini geliÅŸtirmiÅŸlerdir. Arapların ünlü düşünürlerinden Abu’l Hasan, eÅŸit saatlerle hesaplama sistemini bularak, 13. yüzyılın baÅŸlarında horoloji tarihinin en önemli adımlarından birini atmıştır.

İlk çağlarda çabuk gelişme gösteren güneş saatleri ortaçağ boyunca 5-16. yüzyıllar arasında pek ilerlememişlerdir. Ancak, 1500-1800 yılları arasında astronomiye paralel olarak hem çeşit hem de kullanışlılık açısından gelişmişlerdir.

En ayrıntılı ve hassas güneÅŸ saatleri İslâm güneÅŸ saatleridir. İslâmiyet’te namaz vakitlerini bilme isteÄŸi güneÅŸ saatlerini buna göre ayarlama zorunluluÄŸu getirmiÅŸtir. Öğle namazı bir cismin gölgesinin en kısa olmasıyla baÅŸlar, gölge o cismin iki misli olduÄŸunda, ikindi namazı baÅŸlamış olur. Bu iÅŸ için caminin avlusuna bir sopa dikilir. Cismin gölgesinin mevsimlere göre tespit edilmesi ve namaz vakitlerinin buna göre iÅŸaretlenmesiyle geliÅŸmiÅŸ bir yatay güneÅŸ saati elde edilir. Bilinen en eski İslâm güneÅŸ saati 868-901 yılları arasında Mısır’da hüküm süren TolunoÄŸlu Ahmed’in Fustat’ta yaptırdığı camide bulunmaktadır.

Güneş saatlerinde zamanın uzunluğu bir mevsimden ötekine değişiyordu. Mısırlılar günü 24 parçaya bölmüş olsalar da bu şimdikinden farklıydı. Güneşin doğumundan batımına kadar geçen zamanı ona bölüyorlardı, ancak bu birimler yazları daha uzun oluyordu. Geçen yıllarla ve her mevsim kayan gün doğumlarıyla gündüz ve gece saatleri tamamen değişiyordu. Daha sonraları gündüz ve gece süreleri 12 saat uzunlukta hesaplanmış olsa da, bu yine mevsimden mevsime değişmekteydi. Güneş saati karmaşık bir sistemdi ve çok esnekti. Daha basit sistemlere ve akşam saatlerini izlemeye duyulan ihtiyaç, değişik arayışlar getirdi ve insanlar zamanı ölçebilmek için gökyüzüyle ilişkisi olmayan başka araçlara yöneldiler.

Su Saatleri

GüneÅŸ saatleri kadar eskiye dayanan ancak, tam zamanı bilinmese de ilk tipleri Mısır’da bulunan su saatleri, dibinde delik olan bir kovanın boÅŸalması ve dolmasıyla zamanı gösterir. Bu saatler, zamana yeni bir bakış ÅŸeklini olanaklı kılmıştır. GüneÅŸ saatleri belirli bir zamanı gösterirken, su saatleri ne kadar zaman geçtiÄŸini de gösteriyordu. Bu yüzden su saatinin icadı zaman ölçümünün gerçek baÅŸlangıcı sayılabilir.

Su saatlerine su hırsızı anlamına gelen “klepsydra” deniyordu. Bu saatleri, ilk olarak Mısırlılar icat etmiÅŸ olsalar da, Yunanlılar geliÅŸtirmiÅŸlerdir. Su saatleri yüzyıllar boyunca mekanik saatlerin bulunmasına kadar kullanılmıştır. Tek çanaktan oluÅŸan su saatlerinde, içi su dolu ve altında bir delik olan çanağın içinden dışarı su boÅŸaldıkça içindeki iÅŸaretler zamanın geçiÅŸini gösterir. Bu tip saatler daha çok duruÅŸmalarda avukatların konuÅŸma sürelerini belirlemede kullanılmıştır. Birkaç çanaktan oluÅŸan türlerde ise, su bir çanaktan diÄŸerine doluyordu.

Su saatlerinin baÅŸka bir çeÅŸidi de dibinde delik olan metal bir kaptan oluÅŸuyor. İçi su dolu böyle bir kap daha geniÅŸ bir kabın içine konduÄŸunda yavaÅŸ yavaÅŸ doluyor ve dibe batıyor. Mısır’dan baÅŸka, İngiltere ve Seylan’da da bulunmuÅŸ olan bu tip su saatleri, günümüzde hâlâ Kuzey Afrika’da bazı yörelerde kullanılmaktadır. Su saatleri popülerleÅŸtikçe daha çok özenilerek yapılmaya baÅŸlanmış ve karmaşık mekanizmalar üretilmiÅŸtir.

M.Ö. 250′de ArÅŸimet, yaptığı su saatine diÅŸliler ekleyerek gezegenleri ve ayın yörüngesini de göstermiÅŸtir. Daha geliÅŸmiÅŸ su saatleri M.Ö. 100 ve M.S. 500 yılları arasında Yunan ve Romalı horolog ve astronomlar tarafından yapılmıştır. Bu saatlerde damlama deliÄŸinin aşınmasını ya da tıkanmasını önlemek için delik deÄŸerli taÅŸlardan yapılabiliyordu. Su basıncı düzenlenerek akış sabit kılınıyordu. Bazı su saatleri zil çalan, çakıl taşı fırlatan mekanizmalarla donatılmıştı. Hatta bazılarında kapılar açılıp insan figürleri çıkıyor ve bunlar saati haber vermek üzere zil çalıyorlardı.

M.S. 200 ve 1300 arasında Uzak DoÄŸu’da mekanik göksel su saati yapımı geliÅŸmiÅŸti. 3. yüzyıl Çin klepsydraları astronomiyle ilgili konuları gösteren deÄŸiÅŸik mekanizmaları içeriyordu. En karmaşık saat kulelerinden birisi Çin’de Su Sung’un M.S. 1088′de yaptırdığı dev saat kulesidir. Yedi-sekiz metrelik kulede gündüz ve gece her saat başında iki parlak bronz top yine bronzdan yapılmış iki ÅŸahinin aÄŸzından bir bronz kabın içine düşüyordu. Kabın dibindeki delik, bronz topun yeniden yerine dönmesini saÄŸlıyordu. Åžahinlerin üstünde de günün her saati için bir dizi kapı ve daha yukarıda da yanmamış durumda birer lamba duruyordu. Her saat başında bronz toplar düştükçe bir çan çalıyor ve biten saatin kapısı kapanıyordu. Toplar gece saatlerini belirtmek üzere düştüğünde ise o saatin lambası yanıyordu.

Yunanlı astronom Andronikos’un M.S. 1.yy’da yaptığı Rüzgâr Kulesi, klasik antik çaÄŸdan saÄŸlam kalan ender binalardandır. Sekizgen biçimindeki yapıda, mekanik klepsydranın yanında güneÅŸ saati, yel deÄŸirmeni ve bazı bilimsel araÅŸtırmaların yapılmasına yarayacak düzenlemeler ve bir su tankı bulunuyordu.

Su saatleri de sadeliklerine rağmen sorunluydular. Soğuk bölgelerde suyun akışkanlığının azalması, deliğin tıkanması, suyun sabit akmaması gibi sorunlar vardı. Bütün bunlara rağmen su saatleri yüzyıllarca kullanılmıştır.

Kum Saatleri

Kum saatleri zamanın geleneksel sembolüdür. Saatin ilk tasarımı olan yumurta biçiminde cam kaptan akan kum yüzyıllar boyunca sabit kalmıştır. Saatlerde kumun yanında, zaman zaman pudra haline getirilmiÅŸ yumurta kabuÄŸu, civa ya da ince toz siyah mermer de kullanılmıştır. Kum saati, Avrupa’da ilk kez 8. yüzyılda bir papazın buluÅŸuyla kullanılmaya baÅŸlamıştır. Camcılık becerisi geliÅŸtikçe, kumun doldurulduÄŸu ağız da eritilerek kapatılmış ve nemlenerek akışın zorlaÅŸmasının önüne geçilmiÅŸtir.

16. yüzyıldan günümüze bu saatler sürekli zamanı ölçmek için değil, belirli bir sürenin başlangıcını ve bitişini göstermek için kullanılmıştır; kiliselerde dua süresi, gemilerde tayfaların nöbet süresi ya da gemilerin hızlarının belirlenmesi.

Belirli sayıda kulaç aralıklarıyla düğüm atılmış ve ucuna bir kütük bağlanmış bir ip denize atılıyor ve bir gemici kum saatiyle belirli zaman dilimleri içinde kaç düğümün suya girdiğini sayıyordu. Eğer belirlenen sürede beş düğüm inmişse, geminin hızı beş deniz mili oluyordu. 19. yüzyıl sonuna kadar yelkenli gemilerde hız belirlemek için bu yöntem kullanılmıştır. Soğuk iklimlerde su saatine göre daha yaygın kullanımı olduğu halde, kum saati gün boyunca zaman ölçümü için çok uygun bir gereç değildi. Bunun için, ya çok büyük yapılması, ya da başında her an birinin beklemesi gerekiyordu. Bazı kum saatlerinde bulunan kadrandaki gösterge, saatin her başaşağı edilişinde bir saat ileri alınıyordu. Yine de, kum saati uzun bir dönem boyunca küçük zaman aralıklarının ölçülmesinde başarıyla kullanılmıştır.

Bugün hâlâ ahçılar yumurta kaynatırken kum saati kullanıyorlar.

AteÅŸ Saati

Zamanın ölçülmesi için değişik yöntem arayışlarıyla yapılan birçok deneme arasında ateş saati de bulunuyor. Petrol lambasının alevi ile çalışan saat mekanizmasında, tüketilen yağın bölmeli bir saydam kapta izlenmesi ya da kısalan mumun gölgesinin, arkadaki bir cetvel üzerindeki boyuna göre saatler belirleniyordu.

Çin, Japonya, ve Kore’de zaman ölçülmesi için ateÅŸ kullanımı deÄŸiÅŸik bir nitelik kazanmıştır. Bu ülkelerde özellikle tapınaklarda ödaÄŸacı ve benzeri kokulu nesneler dövülerek toz haline getiriliyor ve sonra da sıkıştırılarak saydam bir tüp içine yerleÅŸtiriliyordu. Zaman ölçümü tüp içinde ateÅŸin ulaÅŸtığı yere göre yapılıyordu.

Değişik türleri olan ateş saatleri alarm saati olarak bile kullanılıyordu. İstenen saat yerine iple bağlanan iki küçük ağırlık, alev ipi koparınca bakır bir yüzeye düşüp ses çıkarıyordu.

Kral Alfred’in buluÅŸu olan mum saati belki de bütün zaman ölçme araçlarının en basit olanıdır. Bu saat eÅŸit aralıklara bölünmüş bir mumdan oluÅŸuyor. Mum yandıkça zamanın geçiÅŸi ölçülebiliyor.

Ateş saatlerinin de doğruluğu her zaman şüpheliydi. Yine de, bütün zaman ölçme araçları gibi kendi sınırları içinde bir amaca hizmet etmişlerdir.

Mekanik Saatler

Zamanın mekanik olarak ölçülmesi yönündeki ilk adımlar din adamlarından gelmiştir. Keşişler dua etmek için kesin saati bilmek zorundaydılar. İlk mekanik saatler, saati göstermek değil duyurmak üzere yapılmışlardı. Bu saatler birer ağırlığa bağlı olarak çalışıyorlardı ve belirli zaman aralıkları ile gonga vuran tokmaklarla donatılmışlardı. Daha önceki yüzyıllarda, eski saat sistemlerinin sesli birer uyarı vermesini sağlama çabaları olumlu sonuçlanmamıştı. Geçen süreyi ufak taş parçacıkları atarak ya da düdük öttürerek belirten karmaşık mekanizmalar üretilmişti.

GüneÅŸ saati, su saati ve kum saati, deÄŸiÅŸik ÅŸekillerde süreyi göstermek amacına yönelikti. Mekanik saat ise manastır hayatında belli bir mekanik iÅŸlevi yerine getirmek, bir çekiç aracılığıyla ses üretmek ve böylece belirli zaman aralıklarını belirtmek amacını gütmekteydi. O dönemlerde saatlerin çan çalması gerektiÄŸine inanılıyordu. İngilizcede saat anlamına gelen “clock” kelimesi Latince “clocca”dan gelmektedir ve çan anlamındadır. Ancak, daha sonra bu kelime bütün saatleri tanımlamaya baÅŸlamıştır.

Mekanik saatler için bulunan mekanizma, ağırlığın asılı olduğu ipi ya da zinciri kısa aralıklarla tutan ve bırakan bir vargel düzenidir ve tüm modern saatlerin de ortak özelliğidir. Böylece, kısa aralıklarla duran ve inen bir ağırlık, saat mekanizmasını günün uzunluğuna ya da kısalığına bağlı olmaktan kurtarıyordu.

Bu mekanizmanın en eski türü “kamalı” olarak biliniyor. Ucuna ağırlık baÄŸlı iki yanından atlamalı olarak tırnaklarla donatılmış bir metal çubuk ve yatay olarak gidip gelen bir milden oluÅŸan mekanizmada, her gidiÅŸte bir tırnak salıveren bir düzen oluÅŸturulmuÅŸ ve milin ivmesi de dış ucuna takılmış bir ağırlıkla kontrol edilmiÅŸ. Ağırlık uzaÄŸa çekilince salınım hızlanıyor, yaklaÅŸtırılınca da yavaÅŸlıyor. Böylece, baÅŸlangıçta dakikaların ve daha sonra da saniyelerin belirlenmesi mümkün olmuÅŸtur. Mekanik saatlerin içinde en ünlülerinden olan Giovanni di Dondi’nin tasarımı, ağırlıkla iÅŸleyen mekanizmaya baÄŸlı sarkaç ve sekteli rakkas diÅŸlisinden oluÅŸuyordu ve saatte kadran bulunmuyordu.

Gündüz saatlerinin gece saatlerine uymayan saat sistemi, 14. yüzyılda mekanik saatlerin yapılmasına kadar devam etmiÅŸtir. Günü eÅŸit saatler halinde bölen ilk saat, Milan’daki Saint Gottard kilisesi saatidir. Yüzyılın ortasına doÄŸru büyük Avrupa ÅŸehirlerinin kulelerinde mekanik saatler görülmeye baÅŸlanmış ve gittikçe yayılmıştır. Vargel düzeniyle çalışan bu saatler 300 yıl boyunca devam etmiÅŸtir.

1500′lerde Nürnberg’de Peter Heinlein’ın zembereÄŸi bulmasıyla, büyük ağırlıklar kalkarak taşınabilir küçük saatler olanaklı kılınmıştır. İlk saatlerde kadran, akrep ve yelkovan bulunmuyordu. Okuma yazma oranının düşük olması, saatlere insanların bakıp anlayacağı yazılar koymak yerine çan sesleri konmasını gerektiriyordu. Süreyi görsel olarak göstermek için saatlere kadranı ilk olarak kullanan ve 1344′te 24 dilimlik saati yapan Dondi’dir.

Saat geliÅŸiminde atılan baÅŸka bir büyük adım da sarkacın bulunmasıdır. Kilisede papazı dinlerken kürsünün üzerinde sallanan lambanın salınım zamanının sabit olduÄŸunu farkeden Galileo, sarkacın salınım periyodunun, ağırlığına ya da geniÅŸliÄŸine deÄŸil, uzunluÄŸuna baÄŸlı olduÄŸunu bulmuÅŸtur. Galileo, ölümüne yakın, sarkaçla çalışan bir saat tasarlasa da bunu gerçekleÅŸtirememiÅŸtir. İlk çalışan sarkaçlı saati 1656′da, Galileo’nun ölümünden 14 yıl sonra, Alman astronom Christian Huygens yapmıştır. Huygens’in saati önceleri günde bir dakikadan az hata veriyordu. İlk olarak saÄŸlanan bu hassaslığı, Huygens çalışmalarıyla hatayı günde 10 saniyeye düşürerek, artırmıştır.

Sarkacın bulunmasıyla ilk defa olarak saatlere dakika ve saniye kolları eklenmiÅŸtir.1670′lerin ortalarında Huygens’in balans yayını geliÅŸtirmesi taşınabilir saatlerin gerçek bir cep saati haline getirilebilmesini saÄŸlamıştır. Yay mekanizmasının bulunması, zamanın hem karada hem de denizde aynı doÄŸrulukta ölçülebilmesini saÄŸlamıştır. Balans yayının geliÅŸtirilmesi ile gittikçe küçülen saatler cepte ya da kolda taşınabilmeye baÅŸlamış, ilk ucuz cep saatleri ABD’de üretilmiÅŸ, kol saatleri ise 1890′larda ortaya çıkmıştır. BaÅŸlangıçta sadece kadınların kullandığı kol saatleri I. Dünya Savaşı sırasında erkekler arasında da yaygınlaÅŸmıştır.

Zamanı karada ve denizde aynı olarak ölçebilen bu yeni saatlerle zaman birimlerinin hassaslığı sorgulanmaya baÅŸlanmıştır. Bir saniyenin uzunluÄŸu neydi? Basit bir hesapla saniye dakikanın 1/60′ı, dakika saatin 1/60′ı ve saat te günün 24′te biri olduÄŸu için bir saniye ortalama güneÅŸ gününün 86 400′de biri olarak ortaya çıkar. 1820′de zaman aralıkları bu hesaba göre standardize edilmiÅŸtir.

Kuvars Saatler

1920′lerde kuvars kristalli saatin bulunması, zaman ölçümünde yeni bir çığır baÅŸlatmıştır. Enerjisini bir yıl ya da daha uzun ömürlü pilden saÄŸlayan bu saatlerin kurulmasına gerek yoktur. Kuvars saatler, kuvars kristallerinin piezoelektrik özelliÄŸine dayalıdır. EÄŸer, yapısal simetri merkezi bulunmayan bir kristale elektrik uygularsanız biçimini deÄŸiÅŸtirir; ve eÄŸer onu sıkıştırır ya da bükerseniz elektrik üretir. Uygun bir elektronik devreye baÄŸlandığında kristal titreÅŸir ve sabit bir frekansta elektronik saati çalıştırabilecek elektrik sinyali üretir.

Kuvars kristalinin titreşimleriyle 24 saatlik bir gün milyonda bir saniyelik aksamayla belirlenebiliyordu. Ancak, kuvars kristali elektrik akımının etkisiyle bir süre sonra mekanik özelliklerini değiştirdiği için başlangıçta çok hassas olan saatler birkaç ay sonra geri kalmaya başlarlar. Kuvars saatler hassasiyetleri ve fiyatları ile piyasaya hakim olsalar da, daha hassas ve bu hassaslığı uzun süre koruyabilecek saatlere duyulan ihtiyaç arayışları devam ettirmiştir.

Atom Saatleri

Bilim adamları, atomların çok uzun zaman duraÄŸan kalabilen rezonanslara sahip olduklarını anladıklarında, hidrojen veya sezyum atomunun daha hassas saatler için potansiyel birer sarkaç olabileceÄŸini buldular. 1930 ve 40′larda radar ve yüksek frekanslı radyo iletiÅŸimleri, atomlarla etkileÅŸime girecek elektromanyetik mikrodalgaların üretilebilmesini olanaklı kılmıştır. 1949′da ABD’de NIST laboratuvarlarında amonyaÄŸa dayanan ilk atom saati yapılmıştır. 1957′de ise yine NIST, ilk sezyum atom saatini gerçekleÅŸtirmiÅŸ ve 1967′de atomun doÄŸal frekansı, yeni uluslaraarası zaman birimi olarak tanınmıştır. Buna göre, 1965 yılına kadar bir yılın 31 556 925.974 7′de biri olarak kabul edilen saniye sezyum atomunun rezonans frekansının 9 192 631 770 salınımına eÅŸittir. Bu, sezyum atomunun ileri geri titreÅŸim yapması için geçen süreye karşılık gelir.

Åžu anda 1/10 trilyonluk hatayla zamanı ölçebilen atom saatleri de geliÅŸtiriliyor. NIST labaratuvarlarında yapılmakta olan yeni sezyum atom saati 300 milyon yıl 14. ondalık haneye, ABD’de Ulusal Standartlar Enstitüsü’nde üzerinde çalışılan cıva iyonu saati ise 30 milyar yıl boyunca 16. ondalık haneye kadar ÅŸaÅŸmadan çalışabilecek.

Atom saatinin keşfiyle sağlanan uzun süreli hassaslığın yanında çeşitli olaylar ve süreçler birbiriyle mükemmel bir şekilde senkronize edilebiliyor ve yer tayinleri kesin bir doğrulukla hesaplanabiliyor.

Kesin zamana bağlı modern hayatta her geçen gün daha hassas saatlere ihtiyaç duyuluyor ancak bu hassaslığın sonu nereye varacak, bu bilinmiyor.

Read Full Post »

Big Bang (Büyük Patlama) Teorisi Nedir?

Categories: Bilim Teknik, Bilimsel Olaylar | February 28th, 2008 | by admin | no comments

Bilim adamları böylesine kompleks bir yapıya sahip olan evrenin oluÅŸumu hakkında tarih boyunca deÄŸiÅŸik fikirler ve teoriler ortaya atmışlardır. Fakat diÄŸer konulardaki anlaÅŸmazlıklara raÄŸmen günümüzde evrenin baÅŸlangıcı konusu, bilim adamları arasındaki tam bir fikir birliÄŸi ile “Big Bang” adı verilen teoriye dayandırılmaktadır. Bu teori evrenin 10-20 milyar yıl önce “yoktan var edildiÄŸini” ileri sürmektedir. Yani zamanımızdan 10-20 milyar yıl önce madde ve zaman yokken “Big Bang” adı verilen büyük bir patlama ile aniden madde ve zaman yaratılmıştır. “Big Bang” teorisi ilk olarak 1922 yılında Alexander Friedmann tarafından ortaya atıldı. O güne kadar evrenin duraÄŸan olduÄŸunu savunan bilim dünyasının bu yeni teoriyi kabullenmesi hiçte kolay deÄŸildi. Çünkü bu teori evrenin, zaman ve maddeden bağımsız olan tüm boyutların üzerindeki bir güç tarafından yaratıldığı anlamına geliyordu. Aynı zamanda “maddenin sonsuzdan gelip sonsuza gittiÄŸini” iddia eden materyalist felsefe kökünden çürütülmüş oluyordu. Özellikle materyalist bilim adamları bu teoriyi kabul etmek istemedi. Fakat “Big Bang” gerçeÄŸini görmezlikten gelmek çok zordu. Ünlü astronom Edwin Hubble 1929 yılında yaptığı gözlemler sonucunda evrenin devamlı geniÅŸlemekte olduÄŸunu ispatladı, bu ispat Big Bang teorisi için çok büyük bir kanıttı. Hubble’ın bu buluÅŸu teorinin büyük bir bilim kesimi tarafından kabul görmesini saÄŸladı, teoriyi kabullenmek istemeyen ve geniÅŸleyen evren modeline uygun deÄŸiÅŸik teoriler oluÅŸturmaya çalışan bir kaç bilim adamı ise ancak1989 yılındaki “Big Bang” teorisinin kesin zaferine kadar dayanabildiler. Teorik hesaplamalara göre büyük patlamadan arda kalması gereken radyasyonu araÅŸtırmak üzere NASA tarafından 1989 yılında fırlatılan CUBE uydusu bu radyasyonu fırlatılışından sekiz dakika sonra belirleyerek “Big Bang” teorisini kesin olarak kanıtladı. Bu kanıttan sonra artarda gelen diÄŸer kanıtlar teoriyi desteklemeÄŸe devam etti. Evrendeki enerjinin bilinen kısmının büyük bölümü yıldızlarda, Hirojenin (H), füzyon sayesinde Helyuma (He) dönüşmesi ile oluÅŸmaktadır. Bu enerji dönüşümü evrenin baÅŸlangıcından bu yana devam eden bir süreçtir. EÄŸer evren sonsuzdan beri var olsaydı hidrojenin tümünün helyuma dönüşmüş olması gerekirdi. Fakat ÅŸu an evrende var olan hidrojen, helyum oranı teorik hesaplamalara göre “Big Bang” ‘den bu yana olması gerektiÄŸi gibidir. Bu ve benzeri bir çok delil “Big Bang” teorisinin güçlenerek ilerlemesini saÄŸlamaktadır.

Read Full Post »

Dünyamızın Şekli ve Sonuçları

Categories: Bilim Teknik, Bilimsel Olaylar | February 28th, 2008 | by admin | no comments

Dünyamız Samanyolu Galaksisi’ndeki yıldız sistemlerinden güneÅŸ sisteminde yer alır. Bütün gezegenler elips ÅŸeklinde bir yörüngede hareket ederler.

AY VE ÖZELLİKLERİ

Ay dünyamızın 1/50’si kadardır. Bu sebeple Ayda yerçekimi azdır (dünyadakinin 1/6’sı kadardır).

Ayda atmosfer yoktur. Bunun sonucunda; hava ve su yoktur. Meteorolojik olay (iklim) görülmez. Meteorlar doğrudan ay yüzeyine düşer. Sonuçta büyük krater çukurlukları oluşmuştur. Günlük sıcaklık farkı fazladır. Bu sebeple mekanik çözülme fazladır. Canlı hayatı yoktur. İç ısısını kaybetmiştir. Bundan dolayı volkanik olay görülmez.

AYIN HAREKETLERİ

1) Kendi ekseni çevresindeki hareketi

2) Dünya çevresindeki hareketi

3) Dünya ile birlikte güneş çevresindeki hareketi

*** Ay hem kendi hem de dünya çevresindeki bir turunu aynı sürede (29,5 gün) tamamladığı için dünyadan ayın sürekli aynı yüzeyi görülür.

Ay günü: Dünyadaki herhangi bir meridyenin ard arda iki kez Ayın karşısından geçinceye kadar geçen süredir. Bu süre 24 saat 50 dakikadır.

Güneş günü: 24 saattir.

*** Ay günü ile güneş günü arasındaki zaman farkından dolayı bir yerde Ay her gün bir önceki güne göre daha geç gözlenir ve gel-git olayı daha geç oluşur.

AYIN EVRELERİ

Ayın aydınlık yüzünün dünyadan görünüşünde bir ay boyunca meydana gelen değişikliklerdir.

Yeniay ve dolunay evrelerinde büyük gel-git yaşanır. Sebebi dünya, ay ve güneşin aynı doğrultuda olmasıdır. İlk ve son dördünde ise küçük gel-git yaşanır.

Güneş tutulması, Ayın Güneş ile Dünya arasına girmesi ve bazı özel koşulların sağlanmasıneticesinde meydana gelir.Tutulmanın olabilmesi için, Ayın, Dünya etrafındaki yörüngesiyle Dünyanın Güneş etrafındaki yörüngesinin kesişim yerlerini belirleyen düğüm noktalarında veya bu noktalar civarında (Yeniay safhasında) bulunması gerekir.

Bilindiği üzere bir yıl içerisinde Ay, Dünya etrafında 12 kez dolanır. Dolayısıyla, eğer Ayın yörünge düzlemi Dünya’nınkiyle çakışık olsaydı, bir yılda 12 kez Güneş tutulması meydana gelebilirdi. Fakat durum böyle değildir. Ayın yörünge düzlemi ileDünya’nınki arasında yaklaşık 5° 9’ lık bir açı vardır. Bu açı nedeniyle Dünya, Ay ve Güneş, Ayın Dünya etrafındaki her dolanımında tam olarak aynı doğrultuda bulunmazlar. Böylece her ay bir Güneş tutulması oluşması engellenmiş olur. Nitekim bir yılda en az iki, en çokbeş Güneştutulması meydana gelebilir.

Ay dünya etrafındaki yörüngesini tamamlarken, dünyanın güneş ve ay arasında kalmasına neden olabilir. Bu durumda ay yüzeyine düşen güneş ışınları dünya tarafından engellenmiş olur. Karanlıkta kalan ay kısa süreli de olsa dünyadan gözlenemez bu olaya ay tutulması adı verilir. Bulutsuz bir gecede çıplak gözle rahatlıkla fark edilebilen bu olay, güneş tutulmasına göre, dünya yüzeyinde daha geniş bir alandan gözlenebilir. Ay tutulmasının dünya yüzeyinden gözlenebildiği alan dünyanın yarısından 24º kadar fazladır.

DÜNYANIN ŞEKLİ VE SONUÇLARI

Dünyamızın Ekvatorda şişkin, Kutuplarda basık olan kendine has şeklineGEOİD denir.

DÜNYANIN BOYUTLARI

*Ekvator çevresi: 40.076 km
*Kutuplar çevresi: 40.009 km
*Ekvator yarıçapı: 6378 km
*Kutuplar yarıçapı: 6357 km
*Karalar yüzölçümü:149 milyon km2(%29)
*Denizler yüzölçümü: 361 milyon km2(%71)
*KYK’de karalar %39 denizler %61
*GYK’de ise karalar %19 denizler %81 dir.

DÜNYANIN ŞEKLİNİN SONUÇLARI

*Ekvatorun uzunluğu tam dairelik bir meridyenin uzunluğundan fazladır.
*Paralellerin uzunluğu kutuplara doğru azalır.
*İki meridyen arasındaki uzaklık kutuplara doğru azalır.
*Güneş ışınlarının düşme açısı kutuplara doğru azalır.
*Yer şekilleri haritaya gerçeğe tam uygun olarak aktarılamaz.
*Aynı anda Dünyanın yarısı aydınlık (gündüz) yarısı karanlık (gece) olur.
*Dünyanın çizgisel dönüş hızı kutuplara doğru azalır.
*Yer çekimi kutuplara doğru artar.

*Dünyanın çizgisel dönüş hızı kutuplara doğru azalır.
*Yer çekimi kutuplara doğru artar.

DÜNYANIN HAREKETLERİ VE SONUÇLARI

*Gece gündüz olayı ardalanır (birbirini takip eder).
*Güneş ışınlarının düşme açısı günün her saatine göre değişir.
*Yerel saat farkları oluşur.
*Günlük sıcaklık farkları oluşur. Buna bağlı olarak meltem rüzgarları oluşur. Mekanik çözülme olur.
*Sürekli rüzgarların esme yönünde sapmalar olur.
*Okyanus akıntılarında sapmalar ve halkalar olur.
*Dinamik basınç merkezleri oluşur. Yönler belirlenir. Fotosentez meydana gelir.

DÜNYANIN EKSENİ ÇEVRESİNDE DÖNÜŞÜNDE DOĞAN HIZLAR

1) ÇİZGİSEL HIZ VE SONUÇLARI (Enleme bağlı)

*Çizgisel hız en fazla Ekvator üzerindedir (1670 km/h) . Bu hız kutuplara doğru azalır. Bunun sonucunda;
*Güneşin doğuş ve batış süresi kutuplara doğru uzar.
*Gece gündüz arasındaki fark kutuplara doğru artar.
*Atmosferin kalınlığı Ekvatorda fazla, kutuplarda azdır.
*Ekvatorda yerçekimi az, kutuplarda fazladır.

2) AÇISAL HIZ VE SONUÇLARI (Boylama bağlı)

Dünyanın açısal hızı;

24 saatte: 360°
1 saatte : 15°
4 dakikada :1° dir.

*** Açısal hız her enlemde aynıdır. Açısal hız sonucunda yerel saat farkları oluşur.

DÜNYANIN YILLIK HAREKETİ VE SONUÇLARI

Dünyanın güneş çevresinde dönerken izlediği yola yörünge, meydana getirdiği düzleme de yörünge düzlemi (ekliptik düzlem) denir. Dünyamızın yörüngesi elips biçimindedir.

ELİPS BİÇİMİNDEKİ YÖRÜNGENİN SONUÇLARI

Dünyamız güneşe bazen yaklaşır, bazen güneşten uzaklaşır. Dünyanın güneşe en yakın olduğu tarih 3 ocaktır. En uzakta olduğu tarih ise 4 temmuzdur.

Dünya güneşe yaklaşınca güneşin çekim kuvveti artar. Böylece dünya güneş çevresinde daha hızlı dönmeye başlar. Sonuçta şubat ayı 28 gündür. Yani K.Y.K ‘de kış mevsimi iki gün kısa olmaktadır.

Dünya güneşten uzaklaşınca çekim kuvveti ve hız azalır. Sonuçta yaz mevsimi K.Y.K.’de iki gün daha uzun olmaktadır.

*** Kısacası elipsoid yörünge mevsim sürelerinin farklı olmasında etkilidir. Dünyamızın yörüngesi daire biçiminde olsaydı; mevsim süreleri birbirine eşit olacaktı.

EKSEN EĞİKLİĞİ VE SONUÇLARI

(Ekvator düzlemi ile ekliptik arasında 23°27′ , yer ekseni ile ekliptik arasında 66°33′ açı olması)

Dönenceler meydana gelir. Dönence: kuzey ve güney yarım kürelerde güneş ışınlarının en son dik geldiği noktalara denir.

Matematik iklim kuşakları oluşur.

Güneş ışınlarının düşme açısı yıl boyunca değişir. Güneş ışınları yıl içinde dönencelere birer kez, dönenceler arasına da ikişer kez dik açıyla düşerler. Dönenceler dışında hiçbir yere güneş ışınları dik olarak düşmez.

Mevsimler oluşur. Dört mevsimin tek yaşandığı kuşak ılıman kuşaktır. Sebebi: güneş ışınlarının düşme açısında yıl boyunca değişikliğin fazla olmasıdır.

Aynı tarihlerde kuzey ve güney yarımkürelerde farklı mevsim yaşanması.

Gece gündüz uzunluğunun sürekli değişmesi.

Güneşin doğuş ve batış konumu ile saatinin değişmesi.

Muson rüzgarlarının oluşması.

Aydınlanma dairesinin sürekli değişmesi.

Kutup bölgelerinde 24 saatten uzun gece ve gündüzlerin oluşması. Örnek: Kutup noktalarında 6 ay gündüz, 6 ay gece yaşanması.

*** Dönence ve matematik iklim kuşaklarının oluşmasında sadece eksen eğikliği etkilidir. Diğerlerinin oluşmasında eksen eğikliği ile birlikte yıllık hareketin de etkisi vardır.

EKSEN EĞİKLİĞİ OLMASAYDI; (Ekvator düzlemi ile ekliptik üst üste çakışsaydı veya yer ekseni ekliptiği dik olarak kesseydi)

*Dönenceler oluşmazdı.
*Mevsim değişmesi olmazdı.
*Güneş ışınları sadece Ekvatora dik gelirdi.
*Aydınlanma dairesi sürekli kutup noktalarına teğet geçerdi.
*Gece gündüz süreleri birbirine eşit olurdu.
*Güneşin doğuş-batış konumu ve saati değişmezdi.

EKSEN EĞİKLİĞİ 20°OLSAYDI:

*Güneş ışınlarının dik geldiği alan daralırdı.
*Kutup kuşağı ve tropikal kuşağın alanları daralırken, ılıman kuşak genişlerdi.
*Yurdumuzda yazlar daha serin, kışlar daha ılık olurdu.
*Kutup ve ılıman kuşakta sıcaklık ortalaması azalırken tropikal kuşakta sıcaklık ortalaması artardı.
*Gece-gündüz arasındaki zaman farkı azalırdı.

*** Eksen eÄŸikliÄŸinin 23°27′ dan daha büyük olması durumunda yukarıdakilerin tam tersi bir durum yaÅŸanırdı.

Read Full Post »

Kar nasıl oluşur?

Categories: Bilimsel Olaylar | February 28th, 2008 | by admin | no comments

Kar, bulutları oluşturan minicik su tanelerinin çok soğuk hava ile karşılaşması sonucu, çok ince buz parçalarına dönüşmesidir. Bu, o kadar çabuk olmuştur ki, su tanesi yağmur olamadan kara dönüşmüştür. Aslında kış mevsiminde bulutlar hemen her zaman, havadan da hafif olan minik buz parçacıkları içerirler. Ama kar yağması için belli etkenlerin bir araya gelmesi gerekir. Bu etkenler, düşük ısı ve hava akımlarıdır, işte bu ortam, buz parçacıklarının birleşerek kar seklinde yağmasına yol açar.

Read Full Post »

Bulutlar Nasıl Oluşur?

Categories: Bilimsel Olaylar | February 28th, 2008 | by admin | no comments

Suyun buharlaşması ve güneş ısısı, havada nem oluşturur. Buharlaşmanın miktarı, güneş ısısının derecesi ile su miktarına bağlıdır. Nemin oluşmasında rol oynayan etkenlerden biri de nefes alan varlıklardır. Böylece oluşan su buharı, sürekli olarak yeryüzü ve denizden havaya doğru yükselip orada yoğunlaşarak bulutları oluşturur. Bulutların sınıflandırılması, ilk olarak 1603 yılında Luke Howard tarafından yapıldı. Bu sınıflandırma tüm milletlerce kabul edilmiştir. Sınıflama, bulutların deniz seviyesinden yükseklikleri temel alınarak yapılmıştır. 5 bin-14 bin metre yükseklikte olan sirrus, sirrokümülüs ,sirrostratus, 2 bin-7 bin metre arasındaki bulutlar altokümülüs, altostratüs, nimbostratüs, 2 bin ve daha az yükseklikler ise stratokümülüs ve stratüs adlarını alırlar. Havadaki su buharı yoğunluğu belli bir limitin altına inince, bulutlar, yağmur veya kara dönüşür.

Read Full Post »

Vücudumuzu Tanıyalım

Categories: Sağlık Bilgisi | February 28th, 2008 | by admin | no comments

Vücudumuz, “hücre” adı verilen ve ancak mikroskopla görülebilen küçük yapı taÅŸlarının bir araya gelmesi ile teÅŸekkül etmiÅŸtir. Hücreler birleÅŸerek dokuları, dokular birleÅŸerek organları, organlar birleÅŸerek vücut makinamızı meydana getirirler.

Vücudumuzun bölümleri:
* İskelet Sistemi
* Kas ve Deri Sistemi
* Kan Dolaşım Sistemi
* Sindirim Sistemi
* Solunum Sistemi
* Sinir Sistemi
* Duyu Organları

İnsan vücudunda yaklaşık 100 trilyon hücre vardır. Her dakika bunlardan 300 milyonu ölür. EÄŸer sürekli olarak yenilenmeselerdi, bütün hücreler 330 gün içinde ölecekti. Su, vücudun %69′unu teÅŸkil eder. Normal bir insanda yaklaşık 47 litre su vardır. Teneffüs, terleme ve boÅŸaltım ile her gün 2.4 litre su kaybedilir. Su, vücuttaki çoÄŸu dokunun %20 ile %80′ini ,beyin dokusunun ise %85′ini oluÅŸturur. EÄŸer 73 kilogramlık bir insanın vücudundaki suyun tamamı çıkarılacak olsaydı, geriye sadece 29 kilogramlık bir vücut kalacaktı.

Su dışında vücutta birçok madde daha mevcuttur. Mesela normal bir vücutta, küçük bir sundurmayı yıkayacak kadar sönmüş kireç, 7 büyük sabun kalıbı yapacak kadar yağ, orta boy bir kavanozu dolduracak kadar şeker, 6 tuzluğu dolduracak kadar tuz, 9 bin kurşun kalem yapacak kadar karbon (13kg), 2 bin 2 yüz tane kibrit yapacak kadar fosfor, 25 milimetrelik bir çivi yapacak kadar demir, bir kaşık sülfür ve 30 gram diğer metaller bulunur.

Read Full Post »

Rüzgar Nasıl Oluşur?

Categories: Bilim Teknik, Bilimsel Olaylar | February 28th, 2008 | by admin | no comments

Rüzgar aslında hava moleküllerinin hareketidir. Rüzgarlara;
1- hava,
2- hava basıncı yol açar.
Hava, azot molekülleri (hacim olarak yüzde 78), oksijen (yaklaşık yüzde 21), su molekülleri ve az miktardaki diğer elementlerden oluşur. Bütün bu hava molekülleri hızlı bir şekilde hareket ederken birbirleriyle ve yer seviyesindeki diğer nesnelerle çarpışır.

Hava basıncı ise bu moleküllerin belirli bir alana verdiği kuvvet miktarıdır. Genel olarak ne kadar çok hava molekülü varsa hava basıncı da o kadar yüksek olur. Rüzgar, buna bağlı olarak, basınç değişim kuvvetidir.
Fırtına sistemleri dinamiklerinin ve güneşin farklı derecelerdeki ısısının neden olduğu hava basıncındaki değişiklikler, belirli bir yatay alanda, hava moleküllerini görece olarak daha yüksek hava basıncından daha alçak basınç alanına doğru sürükler.

Hava durumu haritalarında gösterilen yüksek ve alçak basınç bölgeleri arasındaki hava akımları, sık sık karşılaÅŸtığımız hafif rüzgarları oluÅŸturur.  Bu rüzgarın ardında yatan basınç farkı, toplam atmosferik basıncın yalnızca yüzde 1′i kadardır. Oysa ÅŸiddetli fırtınalar daha büyük ve daha yoÄŸun basınç deÄŸiÅŸikliklerinin yaÅŸandığı bölgelerde ortaya çıkar.

Read Full Post »

Arılar Nasıl Bal Yaparlar?

Categories: Bilim Teknik, Bilimsel Olaylar, Hayvanlar Alemi | February 26th, 2008 | by admin | no comments

Bal arıları bal yapmak için nektar kullanırlar. Nektar % 80 su ve bir çeşit şeker karışımıdır. Eğer bir hanımeli çiçeğini gövdesinden çektiyseniz çiçeği n ucundan damlayan akıcı sıvıyı görmüşsünüzdür işte bu nektardır. Kuzey Amerika’da arılar nektarı karanfil, karahindiba ve meyve ağacı çiçeklerinden toplarlar. Arılar çiçeklerdeki nektarı toplamak için kamışa benzer tüp şeklindeki uzun dillerini kullanır ve bu nektarı karınlarında tutarlar. Arıların aslında iki adet karınları vardır. Bunlardan biri nektarı toplamak için kullandıkları diğeri ise normal olanıdır. Arıların nektarı tuttukları karınları 70 mg nektar barındabilir ve tamamıyla dolduğunda ise arının kendisi kadar ağırlık yapar. . Arıların nektarı depoladıkları karınlarını doldurmaları için 100 ile 1500 arasında çiçeğe konmaları gerekmektedir.

Read Full Post »

Yağmur Nasıl Oluşur?

Categories: Bilim Teknik, Bilimsel Olaylar | February 26th, 2008 | by admin | one comments

Yağmurun oluşmasında 2 işlem gerçekleşiyor. Yoğunlaşma ve buharlaşma. Güneş ışığının etkisi ile her gün yüz binlerce metreküp su buharlaşarak atmosfere doğru yükseliyor. Ve yükseldikçe soğumaya başlıyor. Öyle biran geliyor ki su buharı işinin çok düşük olduğu bir bölgeye geliyor.

Soğuk hava katmanına rastlayan buhar tanecikleri havadaki toz parçacıklarına tutunarak su damlaları haline dönüşüyor. Bunlar birleşerek bulutları olusturuyor. Bu su damlacıklarının yeryüzüne düşmesi yani yağmur oluşturması için belirli bir büyüklüğe gelmesi gerekiyor. Bu da yüz binlerce su damlacığının birleşmesi anlamına geliyor. Yeterli büyüklüğe ulaşınca yerçekiminin etkisiyle yere düşmeye başlıyor. Bütün bu anlattığımız işlemler ise ortalama 8 gün sürüyor.

Sizlere bir soru; yağan yagmurun süresi neye baglı? Bir bulutun yarısı yağmur olarak yağar bu da tahminen 30 dakika sürer. Ama bulutlar devamlı oluşursa yağmur günlerce yağar.

Peki hava kapalı olduğu halde bazen yağmur yağmaz bunun sebebi ise; su damlalarının sıcak ve kuru bir hava katmanından geçiyor olmasıdır. Burada su damlaları yeniden buharlaşır ve yağmur oluşmaz.

Hiç dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, sağanak yağmur yağarken ilk taneler her zaman daha iridir. Bunun sebebi de yağmur damlalarının yeryüzüne inerken soğuk ve nemli hava ile karşılaşmasıdır. Soğuk ve nemli katmandan geçen damlalar buharlaşmadan yeryüzüne inerler. Bu sırada hacim yönünden büyüdükleri gibi havanın nemini de aldıkları için daha da büyürler. Ve sağanak yağmurda ilk taneler daha büyük olur. Arkadan gelen damlalar ise nemi azalmış bir katmandan geçtikleri için ilk tanelerden daha küçüktür.

Yağmurun yağması için su damlalarının belirli bir büyüklüğe gelmesi gerektiğin söylemiştik. Bu da damlaların birbiri ile birleşmesi ile olmaktadır. Bu birleşme 2 türlü olur. Çarpışma ile birleşme ve kristalleşme ile birleşme.

1-Çarpışma İle Birleşme:
Buluttaki su tanecikleri rüzgarın etkisi ile bir oraya bir buraya itilirler. Birbirlerine çarptıkça birleşerek su damlacıklarını oluştururlar. Oluşan su damlacıkları da kümeleşerek su damlalarını meydana getirirler. Bu damlalar belirli bir ağırlığa ulaşınca havadan daha ağır hale gelerek yere yağmur olarak düşerler.

2-Kristallesme Yolu İle Birleşme:
Hava sıcaklığı birdenbire düşerse su tanecikleri donarak buz kristallerini oluştururlar. Bu kristaller yere düşerken daha sıcak bir hava katmanının içinden geçer. Burada eriyip yeryüzüne yağmur olarak iner.

Bu yazımızda sizlere yağmurun oluşmasını anlatmaya çalıştık. Yağmur deyip geçmeyin. Bakın öğrendiniz bile nasıl oluştuğunu!

Read Full Post »

İnsanda İskelet Sistemi

Categories: Sağlık Bilgisi | February 26th, 2008 | by admin | no comments

İNSANDA İSKELET YAPISI

İnsanda iç iskelet kemikten yapılmıştır. İskelet oluşturan kemikle yapısal olarak üç kısımda incelenir.
1.Uzun Kemikler: Kol ve bacaklarda bulunur. İki ucu şişkin silindirik kemiklerdir. Kemiğin boyuna uzamasını baş kısmı ile gövdesi arasında bulunan kıkırdak doku sağlar. Bir süre sonra kemikleşir. Bundan sonra kemiğin uzaması eklem kıkırdağı tarafından devam ettirilir. En dışta enine büyümeyi ve onarılmayı sağlayan kemik zarı (periost) vardır. Baş kısmında dışta ince tabaka halinde sıkı kemik dokusu ortada süngerimsi kemik doku bulunur. Gövde kısmı tamamen sıkı kemik dokudan yapılmıştır. Ortadaki boşluğu sarı kemik iliği doldurur. Süngerimsi kemik dokuda ise kırmızı kemik iliği bulunur
2.Yassı Kemikler: Kalınlığı eni ve boyundan az olan kemiklerdir. Göğüs, kafatası, kürek ve kaburga kemikleridir. Kemik zarı altında sıkı kemik dokusu ve bunun ortasında süngerimi kemik doku yer alır. Kırmızı kemik iliği ile doludur. Sarı kemik iliğinin yer aldığı bir kanal yoktur.
3.Kısa Kemikler: Eni, boyu ve kalınlığı eşit olan kemiklerdir. Omurga ile el ayak bileklerinde bulunur. Dıştaki kemik zarının altında sıkı kemik, ortasında ise süngerimsi kemik bulunur. Süngerimsi kemiğin içinde ise kırmızı kemik iliği vardır.

İNSAN İSKELETİNİN KISIMLARI:
207 kemikten oluşan insan iskeleti baş, gövde, üyeler olmak üzere üç kısımda incelenir
1.Baş İskeleti: Beyin, beyincik ve sinir merkezlerini içinde bulundurur. Kafatası ve yüz iskeleti olarak iki kısımda incelenir.
a)Kafatası İskeleti: Alın(1), yan kafa (2), ard kafa(1), şakak(2), temel(1) ve kalbur(1) kemiklerinden oluşur. Oynamaz eklemlerle birbirlerine bağlanırlar. Beyin ve beyinciği tamamen kapatarak korurlar. Yalnız omurilik ve sinirlerin giriş çıkışlarını sağlayan delikler vardır.
b)Yüz İskeleti: Tırnakçık(2), elmacık(2), burun(2), sapan(1), boynuzcuk(2), üst çene(2), damak(2), alt çene(1) kemiklerinden oluşur. Oynamaz eklemlerle birbirine bağlanmıştır. Sadece alt çene kemiği yarı oynar eklemlerle şakak kemiğine bağlıdır.

2.Gövde İskeleti: Sinir sistemi ve iç organları korur. Vücudu dik tutar. Gövdeyi oluşturan kemikler, omurga, kaburga, göğüs, omuz ve kalça kemiklerinden oluşmuştur. Omurga, boyundan kuyruk sokumuna kadar uzanan 33 omurun üst üste gelmesi ile oluşmuştur. Her omurda iki yan çıkıntı, bir dikensi çıkıntı, omur cismi, omur deliği, omur yayları ve eklem çıkıntıları vardır. Üst üste gelen omurlar kıkırdak disklerle birbirine bağlanarak omurgayı oluştururlar. Omurlar üst üste geldiğinde omur delikleri birleşerek omurga kanalını oluştururlar. Omurga kanalını omurilik doldurur. Omurga ortalama 75 cm uzunluğunda, dirençli ve bükülgen, uzun, ‘S’ şeklinde bir kemik dizisidir. Omurga bütünüyle ekle alındığında dört eğrilik göze çarpar: Öne doğru dışbükey boyun eğriliği; öne doğru içbükey sırt eğriliği(kifoz); öne doğru dışbükey bel eğriliği (lordoz); öne doğru içbükey sağrı eğriliği. Omurga beş bölgeye ayrılır.
1. Boyun (7)
2. Sırt (12)
3. Bel (5)
4. Sağrı (5)
5. Kuyruk sokumu (4)

Boyun bölgesinin birinci kemiğine atlas kemiği, ikinci kemiğine ise eksen kemiği denir.İç içe geçmişlerdir. Boyunun sağa sola dönmesini sağlarlar. Sırt bölgesi 12 omurdan oluşur. Kaburgalar bir uçları ile sırt omuruna bağlanırlar. Bel bölgesi 5 omurdan oluşur. Vücudun hiçbir kısmıyla bağlantılı olmadığı için kolaylıkla hareket edebilir. Sağrı bölgesi 5 omurdan oluşur. İnsanın dik durması ve yürümesinde etkili olan bölgedir.Kuyruk sokumu 4 omurdan oluşmuştur. Bu omurlar birleşerek tek omur halini almıştır.
Göğüs kemiği vücudun göğüs bölgesinde yer alan üst kısmı geniş, alta doğru sivrilen yassı bir kemiktir. Vücudun göğüs kısmında yer alan 15-20 cm boyundaki bu kemiğe göğüs kemiği denir. Sap, gövde ve hançerimsi çıkıntı olmak üzere üç kısımdan oluşmuştur.
Üzerinde enine ibikler ve kas-bağ bağlantı yerleri bulunur. On iki çift olan kaburgaların ilk yedi çifti göğüs kemiğine, sekiz, dokuz ve onuncu çiftler ise yedinci kaburgaya bağlıdır. Son iki kaburganın uçları serbesttir. Yüzücü kaburgalar denir.
Omuz kemerleri önde köprücük (2), arkada kürek (2) kemiğinden oluşur. Kalça kemeri kalça, oturga ve çatı kemiklerinden oluşur. Kalça kemikleri birbirleriyle ve sağrı bölgesi kemikleriyle birleşerek leğen denilen yapıyı oluşturur. Leğen gövdeye bağlanarak karın bölgesindeki iç organlara alttan desteklik sağlar.

3.Üye İskeleti: Kol ve bacak kemiklerinden meydana gelmiştir. Kas sistemi ile birlikte çalışırlar. Otuz bir kolda, otuz bir bacakta olmak üzere yüz yirmi kemikten oluşur.
a)Kol Kemikleri: Pazı(1), ön kol(1), dirsek(1), bilek(8), tarak(5), parmak(14)
b)Bacak Kemikleri: Uyluk(1), dizkapağı(1), kaval(1), baldır(1), bilek(7), tarak(5), parmak(14)

Read Full Post »

« Previous Entries

Son Eklenenler

  • Duyu Organlarımız
  • Viera Plazma ve LCD Televizyonlar Türkiye’de
  • LCD ve Plazma Televizyonlar Tarih Oluyor
  • Sıtmaya Dayanıklı Sivrisinek Üretildi
  • Kuyrukluyıldız Nedir?
  • Fotosentez Nedir? Nasıl GerçekleÅŸir?
  • CoÄŸrafya Terimleri ve Anlamları
  • GüneÅŸ Sistemi Yapısı ve OluÅŸumu
  • Pluton Gezegeni Yapısı ve Özellikleri
  • Neptun Gezegeni Yapısı ve Özellikleri

Categories

  • Arkeoloji (2)
  • Astronomi Uzay Bilimleri (39)
  • Bilgisayar Dünyası (26)
  • Bilgisayar Sorunları (4)
  • Bilim Adamları (20)
  • Bilim Teknik (80)
  • Bilimsel Olaylar (45)
  • Cep Telefonu Haberleri (1)
  • CoÄŸrafya (1)
  • Donanım İncelemeleri (13)
  • Elektrik - Elektronik Dünyası (23)
  • Hayvanlar Alemi (4)
  • İcat ve BuluÅŸlar (13)
  • İnternet Haberleri (3)
  • Otomobil Haberleri (3)
  • SaÄŸlık Bilgisi (26)
  • Teknoloji Haberleri (66)
  • Yazılım (3)

Archives

  • May 2008 (1)
  • April 2008 (16)
  • March 2008 (24)
  • February 2008 (110)
  • January 2008 (66)
  • Blogroll

    • Güzel Resimler
    • Güzel Resimler
    • Kral Oyun
    • Kral Oyunlar
    • Site Tanıtımı
    • Tatil Beldeleri
 

© 2008 Bilim - Teknik - Teknoloji

Haber Siteleri
eXTReMe Tracker
TOPlist