İnsanoğlu başlangıçtan bu yana zaman denilen anlaşılması zor kavramla uğraşmış, yıldızlara ve güneşe bakarak zamanı anlamaya ve hesaplamaya çalışmıştır. İlk başta insanlar için sadece yağmurun, karın, soğuğun, sıcağın zamanını bilmek yetiyor, mevsimler insanların hayatlarını yönetip, hasat zamanını, göç zamanını, barınma zamanını söylüyorlardı. Gittikçe daha küçük zaman birimlerine ihtiyaç duyan insan, yılı aylara ve haftalara bölmeye başlamışlardır. Zamanın geçişinin en belirgin göstergesi olan gün, güneş doğunca başlıyor ve çalışma süresi aydınlık zamanı kaplıyordu. İnsanların geceyi gündüze benzer kılma çabaları, günü daha küçük zaman birimlerine ayırmayı gerektiriyordu. Dakika ve saniyeler daha çağdaş dönemlerin ürünü olmakla birlikte, insanlar günü birkaç bölüme ayırmaya çalışmışlar ve gittikçe daha küçük zaman dilimlerine ihtiyaç duymuşlardır. Daha küçük zaman birimlerinin tarihi takvimle paralellik gösterir. Yılı ilk olarak birimlere bölen Sümerler, günü de ilk bölenler olmuşlar ve zamanı ölçmeye başlamışlardır. Mısırlılarla devam eden bu çabalar Yunanlılar ve Romalılarla iyice gelişmiştir.
Güneş Saatleri
Zamanı ölçmek için ilk çabalar güneÅŸ saatiyle baÅŸlamıştır. Bu ilk saatler, yüzyıllar boyunca zamanın ölçülmesi için kullanılan en yaygın araç olmuÅŸlardır. GüneÅŸ saatleri, özel olarak hazırlanmış bir milin gölgesinin, GüneÅŸ’in görünen hareketine uygun olarak yine özel olarak hazırlanmış mermer, taÅŸ veya madeni bir zemin (kadran) üzerindeki hareketine göre zamanın ölçülmesine yarayan araçlardır. Saat, güneÅŸin oluÅŸturduÄŸu gölgeyi ölçer. Bu yüzden güneÅŸ saatleri ancak bol güneÅŸli ülkelerde ve gündüzleri kullanılabiliyordu.
Saat sisteminin geliÅŸmesi tamamıyla dinî sebepler yüzündendi. Mısır dilinde saat anlamına gelen “wnwt” aynı zamanda rahiplerin yaptığı dini görev anlamına da geliyordu. Gündüz saatleri, GüneÅŸ Tanrısı Ra’nın ilerleyiÅŸine göre ölçülüyordu ve rahipler güneÅŸin yolunu izlemek için deÄŸiÅŸik ÅŸekillerde yapılmış güneÅŸ saatleri kullanıyorlardı.
M.Ö. 3500′lerde yapılmaya baÅŸlayan ve ilk zaman ölçme aracı sayılabilecek obeliskler, aynı zamanda tarla parselasyonunda da kullanılıyorlardı. Uzun, yukarı doÄŸru incelen dörtgen yapının üst sivrisi kare biçimindeki düzlemin ortasında deÄŸil kenara kaymış olarak yapılıyordu. Hareket eden gölge, günü ikiye bölerek zamanı gösteriyordu. Yılın deÄŸiÅŸik zamanlarında gölge uzunlukları iÅŸaretlenip en uzun ve en kısa olanı bulunuyor ve böylece yılın en kısa ve en uzun günü de belirlenebiliyordu.
GüneÅŸ saatlerinin bir baÅŸka çeÅŸidi de T ÅŸeklindeki saatlerdir. T biçiminde birbirine baÄŸlanmış iki çubuktan oluÅŸan bu saatlerde kısa çubuÄŸun gölgesi uzun sapın üzerindeki numaralara düşüyordu. Sabahları doÄŸuya doÄŸru, öğleden sonraları ise batıya doÄŸru tutulan saatte, 1′den 10′a kadar sayılar kullanılıyordu. Taşınabilen ilk zaman aracı olan bu saat, M.Ö. 1500′lerde kullanılmaya baÅŸlanmıştır. Bu alet, günü 10 parçaya ve sabah ile akÅŸam olmak üzere iki ‘alacakaranlık saatler’ine bölüyordu. T biçimindeki güneÅŸ saatlerinde, günün ilk ve son saatlerinde gölgenin sonsuza kadar uzaması ve kadran üzerinde izlenememesi sorun yaratıyordu.
GüneÅŸ saati tasarımındaki en büyük geliÅŸme, gündüz saatlerini eÅŸit dilimlere ayırabilmeyi saÄŸlayan yarım küre biçimidir. M.Ö. 300 yıllarında Keldani astronom Berossus’un bulduÄŸu bu tip saatlerde yarımküre içbükey olarak yerleÅŸtiriliyordu. Herhangi bir günde gölgenin yarımküre üzerinde izlediÄŸi yol, GüneÅŸ’in gökyüzünde izlediÄŸi yörüngenin kopyası oluyordu. 12 eÅŸit bölüme ayrılmış yarımküre üzerinde yörüngeler çizilip, her mevsimle iliÅŸkili saat baÅŸları birer eÄŸri ile birleÅŸtiriliyordu.
Sümerlerle baÅŸlayıp Mısırlılar ve Babillilerle devam eden güneÅŸ saatleri Yunanlılarla daha da geliÅŸtirilmiÅŸtir. Romalılar ilk güneÅŸ saatlerini M.Ö. 1. yüzyılda yapmışlardır. Mimar Vitruvius’un belirttiÄŸine göre, Roma’da çok yaygın olarak kullanılan saatlerin 13 deÄŸiÅŸik türü bulunuyordu.
O dönemin usta matematikçileri olan Araplar daha yaratıcıydılar. SaatçiliÄŸe çok önem veren Araplar güneÅŸ saatlerinin birçok ilkesini geliÅŸtirmiÅŸlerdir. Arapların ünlü düşünürlerinden Abu’l Hasan, eÅŸit saatlerle hesaplama sistemini bularak, 13. yüzyılın baÅŸlarında horoloji tarihinin en önemli adımlarından birini atmıştır.
İlk çağlarda çabuk gelişme gösteren güneş saatleri ortaçağ boyunca 5-16. yüzyıllar arasında pek ilerlememişlerdir. Ancak, 1500-1800 yılları arasında astronomiye paralel olarak hem çeşit hem de kullanışlılık açısından gelişmişlerdir.
En ayrıntılı ve hassas güneÅŸ saatleri İslâm güneÅŸ saatleridir. İslâmiyet’te namaz vakitlerini bilme isteÄŸi güneÅŸ saatlerini buna göre ayarlama zorunluluÄŸu getirmiÅŸtir. Öğle namazı bir cismin gölgesinin en kısa olmasıyla baÅŸlar, gölge o cismin iki misli olduÄŸunda, ikindi namazı baÅŸlamış olur. Bu iÅŸ için caminin avlusuna bir sopa dikilir. Cismin gölgesinin mevsimlere göre tespit edilmesi ve namaz vakitlerinin buna göre iÅŸaretlenmesiyle geliÅŸmiÅŸ bir yatay güneÅŸ saati elde edilir. Bilinen en eski İslâm güneÅŸ saati 868-901 yılları arasında Mısır’da hüküm süren TolunoÄŸlu Ahmed’in Fustat’ta yaptırdığı camide bulunmaktadır.
Güneş saatlerinde zamanın uzunluğu bir mevsimden ötekine değişiyordu. Mısırlılar günü 24 parçaya bölmüş olsalar da bu şimdikinden farklıydı. Güneşin doğumundan batımına kadar geçen zamanı ona bölüyorlardı, ancak bu birimler yazları daha uzun oluyordu. Geçen yıllarla ve her mevsim kayan gün doğumlarıyla gündüz ve gece saatleri tamamen değişiyordu. Daha sonraları gündüz ve gece süreleri 12 saat uzunlukta hesaplanmış olsa da, bu yine mevsimden mevsime değişmekteydi. Güneş saati karmaşık bir sistemdi ve çok esnekti. Daha basit sistemlere ve akşam saatlerini izlemeye duyulan ihtiyaç, değişik arayışlar getirdi ve insanlar zamanı ölçebilmek için gökyüzüyle ilişkisi olmayan başka araçlara yöneldiler.
Su Saatleri
GüneÅŸ saatleri kadar eskiye dayanan ancak, tam zamanı bilinmese de ilk tipleri Mısır’da bulunan su saatleri, dibinde delik olan bir kovanın boÅŸalması ve dolmasıyla zamanı gösterir. Bu saatler, zamana yeni bir bakış ÅŸeklini olanaklı kılmıştır. GüneÅŸ saatleri belirli bir zamanı gösterirken, su saatleri ne kadar zaman geçtiÄŸini de gösteriyordu. Bu yüzden su saatinin icadı zaman ölçümünün gerçek baÅŸlangıcı sayılabilir.
Su saatlerine su hırsızı anlamına gelen “klepsydra” deniyordu. Bu saatleri, ilk olarak Mısırlılar icat etmiÅŸ olsalar da, Yunanlılar geliÅŸtirmiÅŸlerdir. Su saatleri yüzyıllar boyunca mekanik saatlerin bulunmasına kadar kullanılmıştır. Tek çanaktan oluÅŸan su saatlerinde, içi su dolu ve altında bir delik olan çanağın içinden dışarı su boÅŸaldıkça içindeki iÅŸaretler zamanın geçiÅŸini gösterir. Bu tip saatler daha çok duruÅŸmalarda avukatların konuÅŸma sürelerini belirlemede kullanılmıştır. Birkaç çanaktan oluÅŸan türlerde ise, su bir çanaktan diÄŸerine doluyordu.
Su saatlerinin baÅŸka bir çeÅŸidi de dibinde delik olan metal bir kaptan oluÅŸuyor. İçi su dolu böyle bir kap daha geniÅŸ bir kabın içine konduÄŸunda yavaÅŸ yavaÅŸ doluyor ve dibe batıyor. Mısır’dan baÅŸka, İngiltere ve Seylan’da da bulunmuÅŸ olan bu tip su saatleri, günümüzde hâlâ Kuzey Afrika’da bazı yörelerde kullanılmaktadır. Su saatleri popülerleÅŸtikçe daha çok özenilerek yapılmaya baÅŸlanmış ve karmaşık mekanizmalar üretilmiÅŸtir.
M.Ö. 250′de ArÅŸimet, yaptığı su saatine diÅŸliler ekleyerek gezegenleri ve ayın yörüngesini de göstermiÅŸtir. Daha geliÅŸmiÅŸ su saatleri M.Ö. 100 ve M.S. 500 yılları arasında Yunan ve Romalı horolog ve astronomlar tarafından yapılmıştır. Bu saatlerde damlama deliÄŸinin aşınmasını ya da tıkanmasını önlemek için delik deÄŸerli taÅŸlardan yapılabiliyordu. Su basıncı düzenlenerek akış sabit kılınıyordu. Bazı su saatleri zil çalan, çakıl taşı fırlatan mekanizmalarla donatılmıştı. Hatta bazılarında kapılar açılıp insan figürleri çıkıyor ve bunlar saati haber vermek üzere zil çalıyorlardı.
M.S. 200 ve 1300 arasında Uzak DoÄŸu’da mekanik göksel su saati yapımı geliÅŸmiÅŸti. 3. yüzyıl Çin klepsydraları astronomiyle ilgili konuları gösteren deÄŸiÅŸik mekanizmaları içeriyordu. En karmaşık saat kulelerinden birisi Çin’de Su Sung’un M.S. 1088′de yaptırdığı dev saat kulesidir. Yedi-sekiz metrelik kulede gündüz ve gece her saat başında iki parlak bronz top yine bronzdan yapılmış iki ÅŸahinin aÄŸzından bir bronz kabın içine düşüyordu. Kabın dibindeki delik, bronz topun yeniden yerine dönmesini saÄŸlıyordu. Åžahinlerin üstünde de günün her saati için bir dizi kapı ve daha yukarıda da yanmamış durumda birer lamba duruyordu. Her saat başında bronz toplar düştükçe bir çan çalıyor ve biten saatin kapısı kapanıyordu. Toplar gece saatlerini belirtmek üzere düştüğünde ise o saatin lambası yanıyordu.
Yunanlı astronom Andronikos’un M.S. 1.yy’da yaptığı Rüzgâr Kulesi, klasik antik çaÄŸdan saÄŸlam kalan ender binalardandır. Sekizgen biçimindeki yapıda, mekanik klepsydranın yanında güneÅŸ saati, yel deÄŸirmeni ve bazı bilimsel araÅŸtırmaların yapılmasına yarayacak düzenlemeler ve bir su tankı bulunuyordu.
Su saatleri de sadeliklerine rağmen sorunluydular. Soğuk bölgelerde suyun akışkanlığının azalması, deliğin tıkanması, suyun sabit akmaması gibi sorunlar vardı. Bütün bunlara rağmen su saatleri yüzyıllarca kullanılmıştır.
Kum Saatleri
Kum saatleri zamanın geleneksel sembolüdür. Saatin ilk tasarımı olan yumurta biçiminde cam kaptan akan kum yüzyıllar boyunca sabit kalmıştır. Saatlerde kumun yanında, zaman zaman pudra haline getirilmiÅŸ yumurta kabuÄŸu, civa ya da ince toz siyah mermer de kullanılmıştır. Kum saati, Avrupa’da ilk kez 8. yüzyılda bir papazın buluÅŸuyla kullanılmaya baÅŸlamıştır. Camcılık becerisi geliÅŸtikçe, kumun doldurulduÄŸu ağız da eritilerek kapatılmış ve nemlenerek akışın zorlaÅŸmasının önüne geçilmiÅŸtir.
16. yüzyıldan günümüze bu saatler sürekli zamanı ölçmek için değil, belirli bir sürenin başlangıcını ve bitişini göstermek için kullanılmıştır; kiliselerde dua süresi, gemilerde tayfaların nöbet süresi ya da gemilerin hızlarının belirlenmesi.
Belirli sayıda kulaç aralıklarıyla düğüm atılmış ve ucuna bir kütük bağlanmış bir ip denize atılıyor ve bir gemici kum saatiyle belirli zaman dilimleri içinde kaç düğümün suya girdiğini sayıyordu. Eğer belirlenen sürede beş düğüm inmişse, geminin hızı beş deniz mili oluyordu. 19. yüzyıl sonuna kadar yelkenli gemilerde hız belirlemek için bu yöntem kullanılmıştır. Soğuk iklimlerde su saatine göre daha yaygın kullanımı olduğu halde, kum saati gün boyunca zaman ölçümü için çok uygun bir gereç değildi. Bunun için, ya çok büyük yapılması, ya da başında her an birinin beklemesi gerekiyordu. Bazı kum saatlerinde bulunan kadrandaki gösterge, saatin her başaşağı edilişinde bir saat ileri alınıyordu. Yine de, kum saati uzun bir dönem boyunca küçük zaman aralıklarının ölçülmesinde başarıyla kullanılmıştır.
Bugün hâlâ ahçılar yumurta kaynatırken kum saati kullanıyorlar.
AteÅŸ Saati
Zamanın ölçülmesi için değişik yöntem arayışlarıyla yapılan birçok deneme arasında ateş saati de bulunuyor. Petrol lambasının alevi ile çalışan saat mekanizmasında, tüketilen yağın bölmeli bir saydam kapta izlenmesi ya da kısalan mumun gölgesinin, arkadaki bir cetvel üzerindeki boyuna göre saatler belirleniyordu.
Çin, Japonya, ve Kore’de zaman ölçülmesi için ateÅŸ kullanımı deÄŸiÅŸik bir nitelik kazanmıştır. Bu ülkelerde özellikle tapınaklarda ödaÄŸacı ve benzeri kokulu nesneler dövülerek toz haline getiriliyor ve sonra da sıkıştırılarak saydam bir tüp içine yerleÅŸtiriliyordu. Zaman ölçümü tüp içinde ateÅŸin ulaÅŸtığı yere göre yapılıyordu.
Değişik türleri olan ateş saatleri alarm saati olarak bile kullanılıyordu. İstenen saat yerine iple bağlanan iki küçük ağırlık, alev ipi koparınca bakır bir yüzeye düşüp ses çıkarıyordu.
Kral Alfred’in buluÅŸu olan mum saati belki de bütün zaman ölçme araçlarının en basit olanıdır. Bu saat eÅŸit aralıklara bölünmüş bir mumdan oluÅŸuyor. Mum yandıkça zamanın geçiÅŸi ölçülebiliyor.
Ateş saatlerinin de doğruluğu her zaman şüpheliydi. Yine de, bütün zaman ölçme araçları gibi kendi sınırları içinde bir amaca hizmet etmişlerdir.
Mekanik Saatler
Zamanın mekanik olarak ölçülmesi yönündeki ilk adımlar din adamlarından gelmiştir. Keşişler dua etmek için kesin saati bilmek zorundaydılar. İlk mekanik saatler, saati göstermek değil duyurmak üzere yapılmışlardı. Bu saatler birer ağırlığa bağlı olarak çalışıyorlardı ve belirli zaman aralıkları ile gonga vuran tokmaklarla donatılmışlardı. Daha önceki yüzyıllarda, eski saat sistemlerinin sesli birer uyarı vermesini sağlama çabaları olumlu sonuçlanmamıştı. Geçen süreyi ufak taş parçacıkları atarak ya da düdük öttürerek belirten karmaşık mekanizmalar üretilmişti.
GüneÅŸ saati, su saati ve kum saati, deÄŸiÅŸik ÅŸekillerde süreyi göstermek amacına yönelikti. Mekanik saat ise manastır hayatında belli bir mekanik iÅŸlevi yerine getirmek, bir çekiç aracılığıyla ses üretmek ve böylece belirli zaman aralıklarını belirtmek amacını gütmekteydi. O dönemlerde saatlerin çan çalması gerektiÄŸine inanılıyordu. İngilizcede saat anlamına gelen “clock” kelimesi Latince “clocca”dan gelmektedir ve çan anlamındadır. Ancak, daha sonra bu kelime bütün saatleri tanımlamaya baÅŸlamıştır.
Mekanik saatler için bulunan mekanizma, ağırlığın asılı olduğu ipi ya da zinciri kısa aralıklarla tutan ve bırakan bir vargel düzenidir ve tüm modern saatlerin de ortak özelliğidir. Böylece, kısa aralıklarla duran ve inen bir ağırlık, saat mekanizmasını günün uzunluğuna ya da kısalığına bağlı olmaktan kurtarıyordu.
Bu mekanizmanın en eski türü “kamalı” olarak biliniyor. Ucuna ağırlık baÄŸlı iki yanından atlamalı olarak tırnaklarla donatılmış bir metal çubuk ve yatay olarak gidip gelen bir milden oluÅŸan mekanizmada, her gidiÅŸte bir tırnak salıveren bir düzen oluÅŸturulmuÅŸ ve milin ivmesi de dış ucuna takılmış bir ağırlıkla kontrol edilmiÅŸ. Ağırlık uzaÄŸa çekilince salınım hızlanıyor, yaklaÅŸtırılınca da yavaÅŸlıyor. Böylece, baÅŸlangıçta dakikaların ve daha sonra da saniyelerin belirlenmesi mümkün olmuÅŸtur. Mekanik saatlerin içinde en ünlülerinden olan Giovanni di Dondi’nin tasarımı, ağırlıkla iÅŸleyen mekanizmaya baÄŸlı sarkaç ve sekteli rakkas diÅŸlisinden oluÅŸuyordu ve saatte kadran bulunmuyordu.
Gündüz saatlerinin gece saatlerine uymayan saat sistemi, 14. yüzyılda mekanik saatlerin yapılmasına kadar devam etmiÅŸtir. Günü eÅŸit saatler halinde bölen ilk saat, Milan’daki Saint Gottard kilisesi saatidir. Yüzyılın ortasına doÄŸru büyük Avrupa ÅŸehirlerinin kulelerinde mekanik saatler görülmeye baÅŸlanmış ve gittikçe yayılmıştır. Vargel düzeniyle çalışan bu saatler 300 yıl boyunca devam etmiÅŸtir.
1500′lerde Nürnberg’de Peter Heinlein’ın zembereÄŸi bulmasıyla, büyük ağırlıklar kalkarak taşınabilir küçük saatler olanaklı kılınmıştır. İlk saatlerde kadran, akrep ve yelkovan bulunmuyordu. Okuma yazma oranının düşük olması, saatlere insanların bakıp anlayacağı yazılar koymak yerine çan sesleri konmasını gerektiriyordu. Süreyi görsel olarak göstermek için saatlere kadranı ilk olarak kullanan ve 1344′te 24 dilimlik saati yapan Dondi’dir.
Saat geliÅŸiminde atılan baÅŸka bir büyük adım da sarkacın bulunmasıdır. Kilisede papazı dinlerken kürsünün üzerinde sallanan lambanın salınım zamanının sabit olduÄŸunu farkeden Galileo, sarkacın salınım periyodunun, ağırlığına ya da geniÅŸliÄŸine deÄŸil, uzunluÄŸuna baÄŸlı olduÄŸunu bulmuÅŸtur. Galileo, ölümüne yakın, sarkaçla çalışan bir saat tasarlasa da bunu gerçekleÅŸtirememiÅŸtir. İlk çalışan sarkaçlı saati 1656′da, Galileo’nun ölümünden 14 yıl sonra, Alman astronom Christian Huygens yapmıştır. Huygens’in saati önceleri günde bir dakikadan az hata veriyordu. İlk olarak saÄŸlanan bu hassaslığı, Huygens çalışmalarıyla hatayı günde 10 saniyeye düşürerek, artırmıştır.
Sarkacın bulunmasıyla ilk defa olarak saatlere dakika ve saniye kolları eklenmiÅŸtir.1670′lerin ortalarında Huygens’in balans yayını geliÅŸtirmesi taşınabilir saatlerin gerçek bir cep saati haline getirilebilmesini saÄŸlamıştır. Yay mekanizmasının bulunması, zamanın hem karada hem de denizde aynı doÄŸrulukta ölçülebilmesini saÄŸlamıştır. Balans yayının geliÅŸtirilmesi ile gittikçe küçülen saatler cepte ya da kolda taşınabilmeye baÅŸlamış, ilk ucuz cep saatleri ABD’de üretilmiÅŸ, kol saatleri ise 1890′larda ortaya çıkmıştır. BaÅŸlangıçta sadece kadınların kullandığı kol saatleri I. Dünya Savaşı sırasında erkekler arasında da yaygınlaÅŸmıştır.
Zamanı karada ve denizde aynı olarak ölçebilen bu yeni saatlerle zaman birimlerinin hassaslığı sorgulanmaya baÅŸlanmıştır. Bir saniyenin uzunluÄŸu neydi? Basit bir hesapla saniye dakikanın 1/60′ı, dakika saatin 1/60′ı ve saat te günün 24′te biri olduÄŸu için bir saniye ortalama güneÅŸ gününün 86 400′de biri olarak ortaya çıkar. 1820′de zaman aralıkları bu hesaba göre standardize edilmiÅŸtir.
Kuvars Saatler
1920′lerde kuvars kristalli saatin bulunması, zaman ölçümünde yeni bir çığır baÅŸlatmıştır. Enerjisini bir yıl ya da daha uzun ömürlü pilden saÄŸlayan bu saatlerin kurulmasına gerek yoktur. Kuvars saatler, kuvars kristallerinin piezoelektrik özelliÄŸine dayalıdır. EÄŸer, yapısal simetri merkezi bulunmayan bir kristale elektrik uygularsanız biçimini deÄŸiÅŸtirir; ve eÄŸer onu sıkıştırır ya da bükerseniz elektrik üretir. Uygun bir elektronik devreye baÄŸlandığında kristal titreÅŸir ve sabit bir frekansta elektronik saati çalıştırabilecek elektrik sinyali üretir.
Kuvars kristalinin titreşimleriyle 24 saatlik bir gün milyonda bir saniyelik aksamayla belirlenebiliyordu. Ancak, kuvars kristali elektrik akımının etkisiyle bir süre sonra mekanik özelliklerini değiştirdiği için başlangıçta çok hassas olan saatler birkaç ay sonra geri kalmaya başlarlar. Kuvars saatler hassasiyetleri ve fiyatları ile piyasaya hakim olsalar da, daha hassas ve bu hassaslığı uzun süre koruyabilecek saatlere duyulan ihtiyaç arayışları devam ettirmiştir.
Atom Saatleri
Bilim adamları, atomların çok uzun zaman duraÄŸan kalabilen rezonanslara sahip olduklarını anladıklarında, hidrojen veya sezyum atomunun daha hassas saatler için potansiyel birer sarkaç olabileceÄŸini buldular. 1930 ve 40′larda radar ve yüksek frekanslı radyo iletiÅŸimleri, atomlarla etkileÅŸime girecek elektromanyetik mikrodalgaların üretilebilmesini olanaklı kılmıştır. 1949′da ABD’de NIST laboratuvarlarında amonyaÄŸa dayanan ilk atom saati yapılmıştır. 1957′de ise yine NIST, ilk sezyum atom saatini gerçekleÅŸtirmiÅŸ ve 1967′de atomun doÄŸal frekansı, yeni uluslaraarası zaman birimi olarak tanınmıştır. Buna göre, 1965 yılına kadar bir yılın 31 556 925.974 7′de biri olarak kabul edilen saniye sezyum atomunun rezonans frekansının 9 192 631 770 salınımına eÅŸittir. Bu, sezyum atomunun ileri geri titreÅŸim yapması için geçen süreye karşılık gelir.
Åžu anda 1/10 trilyonluk hatayla zamanı ölçebilen atom saatleri de geliÅŸtiriliyor. NIST labaratuvarlarında yapılmakta olan yeni sezyum atom saati 300 milyon yıl 14. ondalık haneye, ABD’de Ulusal Standartlar Enstitüsü’nde üzerinde çalışılan cıva iyonu saati ise 30 milyar yıl boyunca 16. ondalık haneye kadar ÅŸaÅŸmadan çalışabilecek.
Atom saatinin keşfiyle sağlanan uzun süreli hassaslığın yanında çeşitli olaylar ve süreçler birbiriyle mükemmel bir şekilde senkronize edilebiliyor ve yer tayinleri kesin bir doğrulukla hesaplanabiliyor.
Kesin zamana bağlı modern hayatta her geçen gün daha hassas saatlere ihtiyaç duyuluyor ancak bu hassaslığın sonu nereye varacak, bu bilinmiyor.
Bal arıları bal yapmak için nektar kullanırlar. Nektar % 80 su ve bir çeşit şeker karışımıdır. Eğer bir hanımeli çiçeğini gövdesinden çektiyseniz çiçeği n ucundan damlayan akıcı sıvıyı görmüşsünüzdür işte bu nektardır. Kuzey Amerika’da arılar nektarı karanfil, karahindiba ve meyve ağacı çiçeklerinden toplarlar. Arılar çiçeklerdeki nektarı toplamak için kamışa benzer tüp şeklindeki uzun dillerini kullanır ve bu nektarı karınlarında tutarlar. Arıların aslında iki adet karınları vardır. Bunlardan biri nektarı toplamak için kullandıkları diğeri ise normal olanıdır. Arıların nektarı tuttukları karınları 70 mg nektar barındabilir ve tamamıyla dolduğunda ise arının kendisi kadar ağırlık yapar. . Arıların nektarı depoladıkları karınlarını doldurmaları için 100 ile 1500 arasında çiçeğe konmaları gerekmektedir.

