Bilim - Teknik - Teknoloji

Bilim ve Teknoloji Haberleri, Bilim Teknik Konuları,Yararlı Programlar Hakkında Bilgiler, Bilgisayar Dünyası, Donanım İncelemeleri, Bilimsel Olaylar, Sağlık Bilgisi…

Pages

  • Home
  • Bilim Adamları
  • Önemli İcatlar

Search

Sponsor

Meta

  • Login
  • Valid XHTML
  • XFN
  • WordPress

Subscribe

  • Complete Feed
  • Comments

Archive for January, 2008

« Previous Entries

Yıldırımlar Nasıl Oluşur?

Categories: Bilimsel Olaylar | January 30th, 2008 | by admin | no comments

yıldırımDünyanın elektrik yüklü bir küre olduğunu biliyor muydunuz? Evet, hem dünyada hem de atmosferde büyük oranda elektrik yükü bulunur. Yeryüzünde, havanın açık olduğu normal bir günde yaklaşık 100 volt / metre’lik bir elektrik alan vardır. Yani bu demektir ki, boyu 2 metre olan bir insanın ayakları ile başı arasında 200 volt’luk bir gerilim vardır. Peki, evde 220 volt’luk geri-lime kapılmak ölüme yol açabilirken, yaklaşık 200 volt’luk bir gerilim içinde günlük hayatını sürdüren insanlara neden birşey olmaz? Bunun sebebi, havanın yeryüzünde, yüzeye yakın kısımlarda elektriği iletmemesi, yani yalıtkan olmasıdır.

Eğer hava dünya yüzeyinde elektriği iletseydi, elektrik şokuna maruz kalacaktık. Atmosferde yükseklere çıkıldıkça havanın iletkenliği artar, ancak yeryüzünde havanın iletken olabilmesi için, yani yalıtkanlığının kırılabilmesi için, potansiyel farkın 2-3 milyon volta kadar çıkması gerekir. Bu değer hava için özeldir. Yalıtkan maddelere yüksek voltaj veya elektrik alan uygulandığında yalıtkanlıkları kırılır ve elektriği iletmeye başlarlar.

Atmosferde (+) ve (-) yükler bulunur. Normal havada bu yükler ortalama aynı oranda olduklarından havada herhangi bir elektrik akımına rastlanmaz.

Elektrik yükünden dolayı, tüm dünya yüzeyinden atmosfere sabit bir oranda yaklaşık 1000 amper’lik bir elektrik akımının olduğu tahmin edilmektedir. Her zaman devam eden bu yük akışı sonucunda dünyanın yükünün çok kısa bir zamanda tükenmesi gerektiği düşünülebilir. Eğer dünya her an yeniden yüklenmemiş olsaydı bu düşünce önemli olabilirdi. Ancak değişik yollarla, kaybettiği yükler dünyaya yeniden kazandırılır ve dünyanın elektriksel yük dengesi korunmuş olur.

Yıldırımlar nasıl oluşur?

Fırtınalar atmosferin yeryüzüne yakın kısımlarında meydana gelen atmosferik olaylardır. Bu tür olaylar (rüzgarlar, yağışlı havalar) genelde atmosferin Troposfer denilen 50 kilometreye kadar olan kısmında cereyan ederler. Yıldırımlar fırtına bulutlarıyla oluşurlar. Yıldırım, elektrik yüklerinin çok kısa (saniyenin milyonda birine yakın) bir sürede buluttan yere veya yerden buluta akmasıdır.

Eğer bu boşalma bulut ile yer arasında olursa buna “yıldırım” diyoruz. Yük alış-verişi bulutlar arasında veya bir bulutun kendi içinde olursa buna “şimşek” adını veriyoruz. Yıldırım oluşabilmesi için bulutta, bulut ile yer arasındaki havanın direncini kıracak kadar yük toplanması gerekir.

Bulutların içindeki yüklenme olayını açıklamak için bazı teoriler ileri sürülmüştür. Fırtına bulutunun içindeki hava yer yer sıcak, bazı bölgelerinde de -40 dereceye kadar soğuk olabilir. Bu nedenle fırtına bulutları içinde hava kararsız ve değişkendir.

Bulut içerisindeki sıcak hava akımları nedeniyle su damlacıkları, kar ve buz kristalleri ve küçük parçacıklar bulut içinde gelişigüzel sürüklenirler ve bu esnada sürtünme yoluyla yüklenirler. Bulut içindeki yüklenmeyi bu şekilde açıklamaya çalışan teoriler, negatif yüklerin neden bulutun alt kısmında toplandığını tam olarak açıklayamazlar. Az da olsa pozitif yüklendikleri de görülen (%15) bulutun alt kısımları genellikle negatif yüklenirler  (%85).

Bulutun içindeki yukarıya ve aşağıya doğru hava akımlarının etkisiyle negatif yükler bulutun alt kısımlarına, pozitif yükler de bulutun üst kısımlarına taşınırlar. Bunun dışında, bulutun içinde üst ve alt bölgelerde negatif ve pozitif yük toplanmaları da olabilir. Bulut içinde meydana gelen yük akışlarının, yani şimşek çakmalarının nedeni bulutun içindeki bu yüklü bölgelerdir.

Bir bulutun yere yakın alt kısmında toplanan negatif (-) yüklere karşılık yerde de pozitif (+) yükler toplanır. Bu karşılıklı toplanmanın sebebi zıt işaretli yüklerin birbirlerini çekmesidir. Fırtına bulutunun bulunduğu bölgenin altında binalar, ağaçlar veya elektrik direkleri gibi uzun ve yüksek yerlerde pozitif yükler toplanır.

Çevreye göre nispeten yüksek yerler, yıldırım şeraresi için uygun bir yol oluştururlar. Fırtına bulutları yerden 1-3 kilometre kadar yüksekte olabilirler. Bu bulutların 2-10 kilometre genişliğinde ve 10 kilometreye kadar uzunlukta olabildikleri gözlemlenmiştir. Yükler yeterince toplandıklarında bulut ile yer arasında milyonlarla ifade edilen bir potansiyel fark oluşur.

Bu voltaj, havanın yalıtkanlığını delecek büyüklüğe ulaştığında yerden yükler yukarı doğru bir yol bularak yükselir. Bununla beraber buluttan negatif yükler havanın direncinin en düşük olduğu yoldan aşağıya doğru çok kısa ve arka arkaya birçok kere atlamalar yaparlar. Bu atlamalar her defasında daha uzun yol katederek havayı deler ve en sonunda da aşağıya kadar bir yol bularak yerden yükselen yüklerle birleşirler.

Bu öncül atlamalar çok kısa süreli olduklarından gözle ayırdetmek mümkün değildir. Yıldırım düşmesi olayı toplamda 30 mikrosaniye gibi çok kısa sürede gerçekleşir. Fotoğrafik çekimlerle bu arka arkaya zigzaglı ve çatallı çakışların 11-40 defa olabildiği gözlenmiştir.

Yıldırım düştüğünde çok büyük bir enerjinin açığa çıktığı düşünülebilir ama durum aslında böyle değildir. Yıldırımın hızı ışık hızına yakındır. Bir yıldırım düşmesinde akım 20 000 ampere kadar çıkabilir fakat bu olay çok kısa bir sürede aktığından açığa çıkan enerji çok fazla değildir. Ortalama bir yıldırım şeraresinin enerjisi 100 wattlık bir ampulü bir kaç ay yakabilecek kadardır.

Yıldırım düşmesi esnasında şerarenin etrafı 30 000°C’ ye kadar ısınabilir. Bu ani ısınma sonucunda yakındaki hava genişleyerek şok dalgası oluşturur ve bu bir patlama şeklinde yayılır. Biz de bunu “gök gürültüsü” olarak duyarız. Bütün bunlar ısı ve ses enerjisi olarak yıldırımın enerjisinden birer kayıptır. Yıldırım düşmesindeki enerjinin ancak %1’inin yere ulaşabildiği tahmin edilmektedir.

Buna göre yıldırım enerjisi kullanılabilir hale getirilebilir mi; sorusuna cevap şöyle olabilir: Yıldırımların nereye ve ne zaman düşecekleri belli değildir ve yıldırımın enerjisini toplamanın kolay bir yolu yoktur. Ayrıca enerjinin bir şekilde elde edildiği düşünülse bile bu çok küçük sayılabilecek bir enerjidir.

Bu nedenlerle yıldırım düşmesi olayında enerjiyi kullanılabilir hale dönüştürme fikri çok da gerçekçi bir fikir değildir. Yıldırımı büyük bir parıltı olarak görürüz. Işığı gördükten biraz sonra da gök gürültüsünü duyarız. Ikisi arasında bazen birkaç saniye, bazen de 10-15 saniye fark olabilir.

Bunun nedeni ışığın sesten çok daha hızlı olmasıdır. Yıldırım veya şimşek ile gök gürlemesi arasındaki süreyi saniyeleri sayarak ölçerseniz, fırtınanın veya şimşeğin sizden ne kadar uzakta olduğunu tahmin edebilirsiniz. Saydığınız her saniye, şimşeğin sizden 300 metre uzakta olduğunu söyler, çünkü sesin saniyedeki hızı 300 metre’dir. Diyelim ki şimşeği gördükten sonra gök gürültüsünü duyana kadar 6 saniye saydınız. Bu, fırtınanın sizden yaklaşık 1800 metre uzakta olduğu anlamına gelir.

Yıldırımın çarpmasının etkileri

Yıldırım insanlar üzerine düşerse öldürücü olabildiği gibi, üzerine yıldırım düştüğü haber verilen bazı insanlara hiç bir zarar gelmediği de olmuştur. Buna rağmen bir insanın üzerine yıldırım düşmesi son derece tehlikelidir. Yıldırım çarpmasındaki gerilim milyon volt derecesinde fakat çok kısa sürelidir.

Yıldırım çarpan kişilerde en çok görülen etkiler kalp-damar sistemi ve sinir sistemi bozukluklarıdır. Yüzeysel veya derin cilt yanıkları oluşabilir. Konuşma güçlüğü, hafıza kaybı ve duyma kaybı gibi bozukluklar da olabilmektedir. Fakat bunların en önemlisi kalp durmasıdır. Yıldırım düşen birisine dokunmak tehlikeli değildir.

Amerika’da yıldırım çarpmasından ölenlerin sayısı her yıl 100 kişi civarındadır. Türkiye’de de yıllardır sayısız yıldırım kazaları olmuş ve birçok kişi hayatını kaybetmiştir. Yıldırımların aynı yere birden fazla düştüğü, hatta aynı kişiye birden fazla çarptığı olmuştur. Amerika’da bir park görevlisine 1942 - 1976 yılları arasında 7 kez yıldırım çarpmış ve bu kişi hepsinden de kurtulmuştur. Yıldırımlar sanayi bölgeleri ve ormanlık alanlara da düşebilir ve maddi zarara sebep olabilirler.

Yıldırım çarpmasından korunma

Yıldırım düşmesi esnasında yapıldığı tespit edilen en yaygın tehlikeli aktiviteler şöyle sıralanmaktadır: Açık alanlarda oynamak veya çalışmak. Tekne ile gezmek, balık avlamak ve yüzmek. Tarım ve yol çalışması gibi ağır işlerde çalışmak. Golf oynamak. Telefonla konuşmak. Elektrikli cihaz kullanmak veya tamir etmek.

Fırtınalı havalarda yıldırımdan korunmak amacıyla bir dizi tedbirler alınabilir. Fırtınada dışarda kalınmamalı, ev veya araba gibi kapalı bir mekana girilmelidir. Elektrikli aletlerin bağlantıları kesilmeli ve metal eşyalardan uzak durulmalıdır. Telefon kullanılmamalı, kapı ve pencerelerden uzak durulmalıdır. Dışarda fırtınaya yakalandıysanız, grup halinde bulunulmamalıdır.

Asla bir ağacın altına sığınılmamalı ve etrafınızdan daha yüksek bir konumda olmamalısınız. Binaları yıldırım düşmelerinden korumak için kullanılan en yaygın metotlar Faraday Kafesi veya Aktif Paratonerlerdir. Uçaklar ve arabalar metal oldukları için (Faraday Kafesi oluştururlar) yıldırım düşmesine karşı güvenlidirler.

Uçaklar üretim aşamasında yıldırım düşmesine karşı yoğun testlere tabi tutulmaktadır. Yıldırımlar dünyanın elektrik yük dengesini korumada önemli yere sahiptirler. Dünyanın her yerinde, her an yaklaşık 1000 kadar fırtınanın aktif olduğu ve ortalama 1000 - 1500 yıldırım düşmesi meydana geldiği tahmin edilmektedir.

Böylece yeryüzünden atmosfere akan yükler, yıldırımlarla tekrar yeryüzüne dönmüş ve dünyanın elektriksel yük dengesi korunmuş olmaktadır. Bugün modern teknoloji vasıtasıyla dünyanın her yerini uzaydan uydular vasıtasıyla takip ederek, fırtınaların oluşumu gözlenebilmekte ve yıldırımlar noktasal olarak tespit edilebilmektedir. Mikro alemden makro aleme kadar her yerinde bir dengenin olduğu evrende, insanoğlunun karışarak bozmaları dışında bütün dengeler korunmaktadır.

Read Full Post »

Denizlerin Yırtıcı Hayvanları Köpekbalıkları

Categories: Hayvanlar Alemi | January 30th, 2008 | by admin | no comments

köpek balığıKöpek balığı denince akla hemen iri cüsseli balıklar, jilet gibi keskin dişler, hızla ve bağırarak yüzen insanlar, kan ve korku gelir. Hollywood’ un ünlü yapıtlarından biri olan Jaws filminin de bunda çok büyük katkısı olduğunu unutmamak gerekir. Peki, bu canlılar gerçekten bu kadar vahşi mi? Öldürmekten başka hiç bir vazifeleri yok mu? Yoksa sadece filmlerden dolayı mı böyle düşünüyoruz? Yoksa denizlerin bu ilginç yaratıklarına haksızlık mı yapıyoruz?

Fosil kayıtlara göre yaklaşık 400 milyon yıldır bu gizemli yaratıklar dünyamız denizlerinde, yaşamlarını hiç bir değişikliğe uğramadan sürdürmektedirler. Köpekbalıkları, omurgalı hayvanların kıkırdaklı balıklar sınıfından olan canlılardır. Vücut yapıları kemik yerine kıkırdaktan oluşur, bu nedenle sualtında oldukça kıvrak hareket edebilirler. En büyük dezavantajları, kemikli balıklarda bulunan ve su içinde dengede kalmalarını sağlayan “yüzme keselerinin” olmayışıdır. Yüzmeyi bıraktıkları anda, ağır bir metal parçası gibi dibe çökerler. Yani, sürekli hareket etmek zorundadırlar. Bununla beraber yüzme keselerinin olmaması, su içinde dikey yönde oldukça hızlı hareket edebilmelerini sağlar. Ayrıca, bu hayvanlarda vücudun yaklaşık %20-30’u karaciğerden oluşur. Bu çok yağlı karaciğerler, köpekbalıklarına pozitif bir yüzerlilik kazandırır.

Bugün dünyada 350 köpekbalığı türü yaşamaktadır. Bunlardan 10’u, saldırı olaylarından sorumlu tutulmaktadır. Türkiye civarındaki denizlerde ise 27 köpekbalığı türü yaşıyor ve bunlar içinde tehlikeli olabilecek 8 tür var.

köpek balığıEn büyük tür yaklaşık 20 metrelik uzunluğuyla balina köpekbalığı (Rhincodon typus), en küçüğüyse 20 cm’lik cüce kedibalığıdır (Etmopterus perryi). Balina köpekbalıkları dışındaki türlerin hepsi etçildir. Balina köpekbalıkları ise dev cüsselerine rağmen sadece planktonlarla (mikroskopik canlılar) beslenirler. En büyük etçilse “büyük beyaz” olarak bilinen 7,2 metrelik boyuyla, Carcharodon carcharias’tır. Ancak türlerin çoğunluğu oldukça küçük boyludur. Buna ilaveten tehlike yaratabilecek herhangi bir organları yoktur ve insanlara potansiyel bir tehlike kaynağı olamayacak kadar derinlerde yaşarlar.

Köpekbalıklarının doğal besinleri arasında büyük balıklar, bazı deniz memelileri, büyük mürekkep balıkları ve diğer köpekbalıkları yer alır. Üreme sistemlerine baktığımızda, dişi bireylerle erkek bireyler aşağı yukarı birbirlerine benzerler. Bu hayvanlar genelde derin sularda yaşadıklarından ve akvaryumda yaşatılmaları zor olduğundan, çiftleşme davranışları iyi araştırılmamıştır. Köpekbalıkları üç farklı şekilde ürerler. Bazıları diğer balıklarda olduğu gibi döllenmiş yumurtayı dışarıya bırakırlar (ovipar), bazıları yavrularını vücut içinde taşır ve bizdeki göbek bağına benzeyen bir organ aracılığıyla besler (vivipar), bazılarıysa döllenmiş olan yumurtayı vücut içinde tutar ama herhangi bir şekilde yavruyu beslemez ve gelişimini tamamlayınca dışarıya bırakır (ovovivipar). Gebelik süreleri 9 ile 24 ay arasında değişir. Bir defada en az 1 en çok 100 yavru doğurabilirler.

Köpekbalıklarının milyonlarca yıldır hayatta kalmalarının sebeplerinden biri de diş ve çene yapılarıdır. Dişler alt ve üst çenede 4 ya da 5 sıra halinde dizilir ve sayıları türlere göre değişir. Bu dişlerin hemen arkasındaysa “yedek dişler” diyebileceğimiz dişler bulunur. Beslenme sırasında hayvanın dişleri kırıldığında yerini bu dişler alır. Bu hızlı değişim birkaç günle birkaç hafta arasında olabilir.

Köpekbalıklarının diğer canlılara üstünlük sağlamalarına yarayan bir başka özellikleriyse duyu organlarıdır. Koku alma ve işitme duyuları iyi gelişmiştir. Kan kokusunu 3 km uzaktan alabilirler. Acaba bundan dolayı mı köpekbalığı denmiş? Gerçi ısırma eylemini de unutmamak gerekir. Çok küçük sesleri duyabilir ve geldiği yönü tayin edebilirler (Insan sualtında sesi duyar ama geldiği yönü tayin edemez). Görme duyuları pek gelişmemiştir. Zaten genelde derin sularda yaşadıkları için, görme duyularını pek kullanmazlar. Vücutlarının yan tarafında bir çizgi şeklinde bulunan ve “yanal organ” denen duyu organlarıyla manyetik alanları algılayabilir, yön tayini yapabilir (özellikle bulanık suda) ya da yaralı bir balığın çıkardığı titreşimleri saptayabilirler.

Köpekbalıklarının en önemli duyu organıysa “Lorenzini ampulleri” denen elektroreseptör hücreleridir. Bunlar vücudun baş kısmında bulunan ve 1 mm’lik kanallarla dışarıya açılan yapılardır. Elektriksel uyarılara karşı oldukça hassastırlar.

Bu kadar hassas duyu organlarına sahip bir canlı için av bulmak ve onu avlamak çok güç olmasa gerek. Avlanmada ilk uyarılan koku alma ve işitme duyularıdır. Harekete geçen hayvan ava yaklaştıkça görme duyusu devreye girer. Avı bulduğunda etrafında daireler çizmeye başlar. Bir müddet sonra bu daireler küçülmeye ve çapraz geçişler yapmaya başlar. Iyice yaklaştığında gözleri (parçalama sırasında koruma amaçlı olarak) geriye doğru kayar ve özel bir kapakla kapanır. Bu andan sonra artık devrede sadece elektroreseptör organları çalışmaktadır ve hayvan elektrik yayan her şeye saldırır. Ağız açıldığında alt çene dışarıya doğru çıkar ve avını yakalayan hayvan üst çenesiyle avını tutar. Alt çeneyle de parçalar. Bu arada kazayla parçalanan kendi türlerini dahi yiyebilirler. Tek tek avlandıkları gibi, grup halinde de avlanabilirler. Uzmanlar dalarken ya da yüzerken saldırgan tek bir birey görüldüğünde korkulacak bir durum olmadığını ama sürüyle karşılaşıldığında durumun pek güvenilir sayılamayacağını söylüyorlar.

Bu hayvanların yüzmedikleri zaman battıklarını söylemiştik bu nedenle genel olarak deniz tabanı (özellikle kumlu, çamurlu yerler) ve ona yakın yerlerde yaşarlar. Beslenme amacıyla su yüzeyine çıktıkları da olur. Özellikle de sardalye ve orkinosları kovalarken. Ender olarak kıyı ve limanlara girerler.

Kuzey yarımkürede yaşayan köpekbalıklarının neden olduğu saldırma olayları yok denecek kadar azdır. Akdeniz, Ege ve Marmara Denizinde yaşayanların insanlara hiç saldırmadıkları kabul edilir. Bu durumda sahillerde tehlike yok gibidir. Bununla birlikte, açık denizde yüzmek ya da derin su dalışları yapmak her zaman beraberinde belli bir riski getirir. Yine de istatistiklere bakılacak olursa köpekbalığı fobisi için bir neden yoktur.

köpek balığıKöpekbalığı saldırıları en çok Avustralya’da görülmektedir ama burada da arı sokmasıyla ölenler köpekbalığı saldırılarından ölenlerden 100 kat daha fazla olup boğulma sonucu ölenlerin sayısı ise 1000 kat daha fazladır. Güney Afrika’da son 35 yıl içerisinde en çok saldırıya sörfçüler ve zıpkıncılar maruz kalmış olup, bu arada yalnızca bir dalgıç ciddi biçimde yaralanmıştır. Akdeniz sularındaki köpekbalığı saldırılarına ait bilimsel raporlar incelenecek olursa 1863-1961 yılları arasındaki yaklaşık 100 yıllık sürede sadece 18 saldırı olayının gerçekleşmiş olduğu görülür. 1960’lı yıllardan sonra Akdeniz’deki bu tip olaylara ait raporların bilimsel yayınlarda yer almadığı gözlenmiştir. Saldırı olaylarındaki en yüksek sayıya Italya kıyılarında rastlanmıştır (5 saldırı). Bunu Yunanistan (4), Mısır (3), Yugoslavya (3), Malta (1), Fransa (1) ve Kuzey Afrika kıyılarındaki belirsiz bir bölge (1) izlemektedir.

Madem listelerinde insan yok bu saldırılar nasıl oluyor ? Nedeni çok basit: köpekbalıklarının geliştirmiş oldukları bazı avlanma yöntemleri ve besin olarak tercih ettiği canlılara duyduğu gereksinimlerinden dolayı bu saldırılar meydana geliyor. Foklar köpekbalığının da en sevdiği avlardan biridir. Bir varsayım olarak, insanın suyun altından bakıldığındaki silueti foka çok benziyor; bu yüzden köpekbalıklarının foka benzettiği insanlara saldırdığı söylenmekte. Bazı kaynaklarda köpek balığının haince arkadan saldırdığı yorumları yapılır. Köpekbalıkları önden saldırırsa, fok, köpekbalığını fark ederek hemen yakındaki bir kara parçasına çıkıp kurtulabiliyor. Zaman içinde bu davranışı öğrenen köpekbalığıysa arkadan olabildiğince hızla yaklaşıp, foku yakalayabiliyor. Gerçekte yemek listesinde bulunmayan insana saldırdığında, ilk ısırmadan sonra tadını beğenmeyip bırakabiliyor. Bu arada kurtulmak için kısa bir zaman doğuyor eğer yaralı birey şoka girmemişse ya da çok ağır yaralanmamışsa saldırıdan kurtulabiliyor. Köpekbalığı kalabalık bir dalgıç ya da yüzücü grubuna saldırdığında içlerinden birini seçerek diğerlerini göz ardı ettiğine dair bir gözleme, çeşitli raporlarda yer verilmiş bulunuyor.

Peki daha çok kan dökücü olarak tanıdığımız bu canlıların hiç mi faydası yok?

Evet var. Köpekbalığı kıkırdağı başta kanser olmak üzere bazı hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır.

Tümörler beslenebilmek, gelişebilmek, yayılabilmek ve toksinlerini kan dolaşımına aktarabilmek için kan damarlarına ihtiyaç duyarlar. Tümör oluşumundan sonra o bölgede yeni kılcal kan damarları oluşumu gözlenir. Yapılan çalışmalarda köpekbalığı kıkırdağının bu yeni kılcal kan damarlarının oluşumunu baskılayan bir etkiye (anti-angiogenesis) sahip bir maddeyi içerdiği bulunmuştur.

Köpekbalığı kıkırdakları kullanıldığında, bu etki ile damarlaşmayı baskıladığı için tümör gelişemiyor. Tümör yok olmasa da yayılması durduğu için belirli bir bölgede sabit kalıyor ve tedavi için çok büyük bir şans doğuyor çünkü bilindiği gibi tümörün yayılması (metastaz) hastanın hayatını kaybetmesinin en büyük habercisidir.

Sadece bununla da kalmıyor kıkırdağın faydaları. Eklem yaralanmalarının tedavisinde, iltihap giderici olarak, bağışıklık sisteminin kuvvetlendirilmesinde, bakteriyal, viral ve mantar (fungal) enfeksiyonlara karşı dayanıklılık sağlanmasında, artrit (mafsal iltihabı) tedavisinde, ağrı kesici olarak, sedef ve akne tedavilerinde kullanılmaktadır.

Köpekbalıklarının bazı türleri yaklaşık 500 m derinlikte yaşarlar. Peki hiç düşündünüz mü bu canlılar ışığın bile ulaşamadığı bu derinliklerde nasıl ya-şamlarını devam ettirebiliyorlar? Bi-limadamları bunu da araştırdılar ve köpekbalığı karaciğerinde saklı olan bu sorunun cevabını buldular.

Köpekbalığının karaciğerinde squalene denen bir madde vardır. Bu madde yağ özelliğinde bir maddedir, oksijeni kolayca tutar ve ihtiyaç duyulan dokuya iletilmesini kolaylaştırır. Bu özelliği ile de bağışıklık sistemini güçlendirir. Oksijenin verimli kullanılmasına yardım eden squalene bize, köpekbalılarının çok derinlerde, yüksek basınç altında çok az oksijenle nasıl yaşayabildiklerini açıklıyor. Squalene’ nin diğer faydalarına gelince, kanser tedavisinde hem antioksidan hem de kemoterapik ajandır, kanserojenler karşı koruyucudur, kalp hastalıklarında, diyabet (şeker), artrit, hepatit, gastrit tedavisinde ve kandaki kolesterolün düzenlenmesinde kullanılır. Köpekbalığı karaciğeri yağında, aynı zamanda anne sütünde bulunan alkoksi gliserol yüzlerce kat daha fazla bulunmaktadır. Alkoksi gliserol bağışıklık sistemimizi güçlendirir, akyuvar ve trombositleri arttırarak antikorları uyarır, radyoterapinin yan etkilerini azaltır.

Read Full Post »

Dünyanın Yapısı, Oluşumu ve Jeolojik Zamanlar

Categories: Astronomi Uzay Bilimleri, Bilimsel Olaylar | January 28th, 2008 | by admin | no comments

Güneş Sistemi’nin Oluşumu

Güneş Sistemi’nin oluşumu ile ilgili farklı teoriler ortaya atılmıştır. En geçerli teori sayılan Kant-Laplace teorisine Nebula teorisi de denir.

Bu teoriye göre, Nebula adı verilen kızgın gaz kütlesi ekseni çevresinde sarmal bir hareketle dönerken, zamanla soğuyarak küçülmüştür. Bu dönüş etkisiyle oluşan çekim merkezinde Güneş oluşmuştur. Gazlardan hafif olanları Güneş tarafından çekilmiş, çekim etkisi dışındakiler uzay boşluğuna dağılmış ağır olanlar da Güneş’ten farklı uzaklıklarda soğuyarak gezegenleri oluşturmuşlardır.

DünyaDünya’nın Oluşumu

Dünya, Güneş Sistemi oluştuğunda kızgın bir gaz kütlesi halindeydi. Zamanla ekseni çevresindeki dönüşünün etkisiyle, dıştan içe doğru soğumuş, böylece iç içe geçmiş farklı sıcaklıktaki katmanlar oluşmuştur. Günümüzde iç kısımlarda yüksek sıcaklık korunmaktadır. Dünya’nın oluşumundan bugüne kadar geçen zaman ve Dünya’nın yapısı jeolojik zamanlar yardımıyla belirlenir.

Jeolojik Zamanlar

Yaklaşık 4,5 milyar yaşında olan Dünya, günümüze kadar çeşitli evrelerden geçmiştir. Jeolojik zamanlar adı verilen bu evrelerin her birinde , değişik canlı türleri ve iklim koşulları görülmüştür.

Dünya’nın yapısını inceleyen jeoloji bilimi, jeolojik zamanlar belirlenirken fosillerden ve tortul tabakaların özelliklerinden yararlanılır.

Jeolojik zamanlar günümüze en yakın zaman en üstte olacak şekilde sıralanır.

Dördüncü Zaman
Üçüncü Zaman
İkinci Zaman
Birinci Zaman
İlkel Zaman
İlkel Zaman

Günümüzden yaklaşık 600 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır.

İlkel zamanın yaklaşık 4 milyar yıl sürdüğü tahmin edilmektedir.

Zamanın önemli olayları :

Sularda tek hücreli canlıların ortaya çıkışı
En eski kıta çekirdeklerinin oluşumu
İlkel zamanı karakterize eden canlılar alg ve radiolariadır.
Birinci Zaman (Paleozoik)
Günümüzden yaklaşık 225 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Birinci zamanın yaklaşık 375 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir.

Zamanın önemli olayları :

Kaledonya ve Hersinya kıvrımlarının oluşumu
Özellikle karbon devrinde kömür yataklarının oluşumu
İlk kara bitkilerinin ortaya çıkışı
Balığa benzer ilk organizmaların ortaya çıkışı
Birinci zamanı karakterize eden canlılar graptolith ve trilobittir.
İkinci Zaman (Mezozoik)
Günümüzden yaklaşık 65 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İkinci zamanın yaklaşık 160 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. İkinci zamanı karakterize eden dinazor ve ammonitler bu zamanın sonunda yok olmuşlardır.

Zamanın önemli olayları :

Ekvatoral ve soğuk iklimlerin belirmesi
Kimmeridge ve Avustrien kıvrımlarının oluşumu
İkinci zamanı karakterize eden canlılar ammonit ve dinazordur.
Üçüncü Zaman (Neozoik)
Günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Üçüncü zamanın yaklaşık 63 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir.

Zamanın önemli olayları :

- Kıtaların bugünkü görünümünü kazanmaya başlaması

- Linyit havzalarının oluşumu

- Bugünkü iklim bölgelerinin ve bitki topluluklarının belirmeye başlaması

- Alp kıvrım sisteminin gelişmesi

- Nümmilitler ve memelilerin ortaya çıkışı

Üçüncü zamanı karakterize eden canlılar nummilit, hipparion, elephas ve mastadondur.
Dördüncü Zaman (Kuaterner)
Günümüzden 2 milyon yıl önce başladığı ve hala sürdüğü varsayılan jeolojik zamandır.

Zamanın önemli olayları :

İklimde büyük değişikliklerin ve dört buzul döneminin (Günz, Mindel, Riss, Würm) yaşanması
İnsanın ortaya çıkışı
Dördüncü zamanı karakterize eden canlılar mamut ve insandır.
Dünya’nın İç Yapısı
Dünya, kalınlık, yoğunluk ve sıcaklıkları farklı, iç içe geçmiş çeşitli katmanlardan oluşmuştur. Bu katmanların özellikleri hakkında bilgi edinilirken deprem dalgalarından yararlanılır.

Çekirdek
Manto
Taşküre (Litosfer)
Deprem Dalgaları
Deprem dalgaları farklı dalga boylarını göstermektedir. Deprem dalgaları yoğun tabakalardan geçerken dalga boyları küçülür, titreşim sayısı artar. Yoğunluğu az olan tabakalarda ise dalga boyu uzar, titreşim sayısı azalır.
Çekirdek
Yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin bulunduğu bölümdür. Dünya’nın en iç bölümünü oluşturan çekirdeğin, 5120-2890 km’ler arasındaki kısmına dış çekirdek, 6371-5150 km’ler arasındaki kısmına iç çekirdek denir. İç çekirdekte bulunan demir-nikel karışımı çok yüksek basınç ve sıcaklık etkisiyle kristal haldedir. Dış çekirdekte ise bu karışım ergimiş haldedir.
Manto
Litosfer ile çekirdek arasındaki katmandır. 100-2890 km’ler arasında bulunan mantonun yoğunluğu 3,3-5,5 g/cm3 sıcaklığı 1900-3700 °C arasında değişir. Manto, yer hacminin en büyük bölümünü oluşturur. Yapısında silisyum, magnezyum , nikel ve demir bulunmaktadır. Mantonun üst kesimi yüksek sıcaklık ve basınçtan dolayı plastiki özellik gösterir. Alt kesimleri ise sıvı halde bulunur. Bu nedenle mantoda sürekli olarak alçalıcı-yükselici hareketler görülür.
Mantodaki Alçalıcı-Yükselici Hareketler
Mantonun alt ve üst kısımlarındaki yoğunluk farkı nedeniyle magma adı verilen kızgın akıcı madde yerkabuğuna doğru yükselir. Yoğunluğun arttığı bölümlerde ise magma yerin içine doğru sokulur.
Taşküre (Litosfer)

Mantonun üstünde yer alan ve yeryüzüne kadar uzanan katmandır.

Kalınlığı ortalama 100 km’dir.

Taşküre’nin ortalama 35 km’lik üst bölümüne yerkabuğu denir.

Daha çok silisyum ve alüminyum bileşimindeki taşlardan oluşması nedeniyle sial de denir.

Yerkabuğunun altındaki bölüme ise silisyum ve magnezyumdan oluştuğu için sima denir.

Sial, okyanus tabanlarında incelir yer yer kaybolur.

Örneğin Büyük Okyanus tabanının bazı bölümlerinde sial görülmez.

Yeryüzünden yerin derinliklerine inildikçe 33 m’de bir sıcaklık 1 °C artar. Buna jeoterm basamağı denir.
Kıtalar ve Okyanuslar
Yeryüzünün üst bölümü kara parçalarından ve su kütlelerinden oluşmuştur. Denizlerin ortasında çok büyük birer ada gibi duran kara kütlelerine kıta denir. Kuzey Yarım Küre’de karalar, Güney Yarım Küre’den daha geniş yer kaplar. Asya, Avrupa, Kuzey Amerika’nın tamamı ve Afrika’nın büyük bir bölümü Kuzey Yarım Küre’de yer alır. Güney Amerika’nın ve Afrika’nın büyük bir bölümü, Avustralya ve çevresindeki adalarla Antartika kıtası Güney Yarım Küre’de bulunur. Yeryüzünün yaklaşık ¾’ü sularla kaplıdır. Kıtaların birbirinden ayıran büyük su kütlelerine okyanus denir.
Kara ve Denizlerin Farklı Dağılışının Sonuçları
Karaların Kuzey Yarım Küre’de daha fazla yer kaplaması nedeniyle, Kuzey Yarım Küre’de;

Yıllık sıcaklık ortalaması daha yüksektir.
Sıcaklık farkları daha belirgindir.
Eş sıcaklık eğrileri enlemlerden daha fazla sapma gösterir.
Kıtalar arası ulaşım daha kolaydır.
Nüfus daha kalabalıktır.
Kültürlerin gelişmesi ve yayılması daha kolaydır.
Ekonomi daha hızlı ve daha çok gelişmiştir.
Hipsografik Eğri
Yeryüzünün yükseklik ve derinlik basamaklarını gösteren eğridir.
Kıta Platformu: Derin deniz platformundan sonra yüksek dağlar ile kıyı ovaları arasındaki en geniş bölümdür.
Karaların Ortalama Yüksekliği: Karaların ortalama yüksekliği 1000 m dir. Dünya’nın en yüksek yeri deniz seviyesinden 8840 m yükseklikteki Everest Tepesi’dir.
Kıta Sahanlığı: Deniz seviyesinin altında, kıyı çizgisinden -200 m derine kadar inen bölüme kıta sahanlığı (şelf) denir. Şelf kıtaların su altında kalmış bölümleri sayılır.
Kıta Yamacı: Şelf ile derin deniz platformunu birbirine bağlayan bölümdür.
Denizlerin Ortalama Derinliği: Denizlerin ortalama derinliği 4000 m dir. Dünya’nın en derin yeri olan Mariana Çukuru denzi seviyesinden 11.035 m derinliktedir.
Derin Deniz Platformu: Kıta yamaçları ile çevrelenmiş, ortalama derinliği 6000 m olan yeryüzünün en geniş bölümüdür.
Derin Deniz Çukurları: Sima üzerinde hareket eden kıtaların, birbirine çarptıkları yerlerde bulunur. Yeryüzünün en dar bölümüdür.

Read Full Post »

Asrın Hastalığı AIDS

Categories: Sağlık Bilgisi | January 28th, 2008 | by admin | no comments

AIDS, tedavi alınmadığı takdirde ‘HIV’ virüsünün bağışıklık sistemini zayıflatarak yol açtığı bir sendromdur. AIDS tablosuna gelen kişiler; cilt kanseri ve bunun gibi ciddi enfeksiyonlara yakalanırlar. Açılımı “Edinilmiş Bağışıklık Yetmezliği Sendromu”dur.

HIV virüsü taşıyan kişiye HIV pozitif denir. HIV pozitif olmak ile AIDS olmak aynı şey olmadığı gibi, her HIV pozitif olan kişi AIDS tablosuna gelecektir diye bir durum yoktur. Günümüzde uygulanan ART ilaç tedavisi ile HIV pozitif olan kişiler AIDS tablosuna gelmeden yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Yani yaygın olarak bilinenin aksine, HIV pozitif olan kişiler artık ölümü beklemiyorlar. Günümdeki tedavi olanakları ile HIV/AIDS artık kronik bir hastalıktır.

HIV virüsü kana bulaştıktan sonra uzun yıllar belirti vermeyebilir. Bulaşma gerçekleştikten 3 ay sonra yapılan testler en doğru sonucu verir.

Belirtileri 

HIV bulaştıktan sonra, AIDS hastalığı belirtileri kişinin yaşam koşullarına ve vücut direncine göre, 3 - 5 yıl, hatta bazen daha uzun süre sonra ortaya çıkar. HIV bulaştığı vücutta çeşitli hücrelere, özellikle CD4T kan hücrelerine yerleşerek çoğalır. Zarar gören CD4T hücreleri giderek azalır ve bunun sonucu olarak vücudun bağışıklık sistemi yıkıma uğrar. Vücut direnci zayıflayan hastada, normalde zararsız olan, hafif geçen ya da ender rastlanan bazı hastalıklar belirir. Ayrıca lenf bezlerinde büyümeler, ağız ve deride tekrarlayan uçuk, yara ve lekeler, nedeni bilinmeyen uzun süreli ateş, gece terlemeleri, kilo kaybı, ishal, öksürük görülür. Tüberküloz, pamukçuk, diğer bakteri, mantar ve protozoon hastalıkları fırsatçı enfeksiyonlar ortaya çıkar.Kişide bu belirtilerin ancak birkaç tanesinin bir arada bulunması durumunda AIDS düşünülebilir. Kaposi sarkomu ve bazı lenfomalarda HIV enfeksiyonunu düşündüren önemli belirtilerdendir. Kesin tanı için anti-HIV testi yapılır.

Korunma

Kan nakli sırasında, AIDS testi yapılmamış kontrolsüz kan asla kullanılmamalıdır.
Kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş şırınga, iğne, cerrahi aletler, jilet, makas, diş hekimliği aletleri, akupunktur iğneleri kesinlikle kullanılmamalıdır ve kullanılmasına izin verilmemelidir. Böyle işlemlerde bir kez kullanılıp atılan araç-gereç kullanılmalı ya da kullanılan aletler kesinlikle dezenfekte ya da sterilize edilmelidir.
Beden kişiye aittir. Uygulanacak işlemler sırasında akla takılan soruları sormaktan çekinmemek gereklidir.
HIV pozitif kişi, test sonucunu öğrendikten sonra kesinlikle kan vermemelidir.
HIV’li sperm sıvısı, genital sıvı ya da kanın bulaştığı alet ve eşyanın yaralı dokuya teması ile de HIV bulaşabilir.
Açık yaralar, vücuda mikrop/virüs/bakteri girişini engellemek için bantla kapatılmalıdır.

Cinsel İlişki

HIV her türlü cinsel ilişki ile bulaşır. Güvenli cinsel yaşam kurallarına uyulması HIV’in cinsel yolla bulaşmasını büyük oranda engeller.

Cinsel ilişkide “koruyucu kılıf” (prezervatif, kondom, kaput) kullanılması, güvenli cinsel yaşamın ilk şartıdır. Kurulan cinsel ilişkinin tehlikeli olmayacağı düşünülse bile prezervatif kullanımı ihmal edilmemelidir. Çoğu kişi HIV’in yalnızca fahişelerde, uyuşturucu kullananlarda, eşcinsellerde bulunduğuna dair yanlış bir kanaate sahiptir ve bu nedenle bu sayılan gruplar dışındaki ilişkilerinde kondom kullanımını ihmal eder.

Ancak, AIDS belirli bir sosyal grubun hastalığı değildir. Hastalığın mikrobu olan HIV, cins, ırk, renk, din, yaş farkı gözetmeksizin herkese bulaşabilir. HIV, kontrolsüz kan verilmesi, HIV ile kirlenmiş alet kullanılması gibi kişinin elinde olmayan nedenlerle ya da kişinin kendisinin ya da cinsel eşinin HIV pozitif kişilerle prezervatif kullanmadan ilişki kurması durumunda kişiye ve/veya eşine bulaşabilir. HIV pozitif olan kişi kendisini ve cinsel eşini korumak için her türlü cinsel ilişkisinde prezervatif kullanmalıdır.

Prezervatif doğru takılmalı ve vazelin gibi petrol türevi kayganlaştırıcı kullanılmamalıdır. Prezervatifi paketinden çıkarırken zedelenmemesine dikkat edilmelidir. Kesici aletler kullanmak ya da uzun tırnaklar prezervatife zarar verebilir. Prezervatif penis sertleştikten sonra takılmalıdır. Ucunun (meninin akması için ayrılan bölüm) sıkılarak havası boşaltıldıktan sonra prezervatif penisin başına yerleştirilmelidir. Prezervatif alt kısmından aşağıya doğru açılır. Son olarak, üzerine kayganlaştırıcı sürülür. Kayganlaştırıcı riski azaltır. Kayganlaştırıcı (lubricant) cinsel birleşmenin daha rahat gerçekleşmesini sağlayarak prezervatifin yırtılmasını engelleyen bir sıvıdır. Prezervatifi taktıktan sonra üzerine kayganlaştırıcı sürmek güvenli seks için gereklidir. İstenirse, parmak ile anüs deliğine de kayganlaştırıcı sürülebilir. Vazelin, el kremi, masaj yağı gibi maddeler kullanılmamalıdır. Bunlar, kimyasal özellikleri yüzünden prezervatifin zarar görmesine neden olurlar. Doğru kayganlaştırıcı, yağ içermemeli, su bazlı olmalıdır. Boşaldıktan sonra, prezervatif alt kısmından tutularak çıkartılır. Hiçbir zaman aynı prezervatif ikinci kez kullanılmamalıdır. Son olarak penis yıkanmalıdır. Bu işlem, penisin üzerinde meni kalmamasını sağlar.

Açılmamış prezervatif ısıdan, güneşten, floresan ışığından ve nemden korunmalıdır. Bunlar, prezervatifin ana maddesi olan lateksi zayıflatarak ilişki sırasında prezervatifin zedelenmesine, yırtılmasına neden olabilirler.

Read Full Post »

Gripten Korunmanın Yolları

Categories: Sağlık Bilgisi | January 28th, 2008 | by admin | no comments

Bugünler ofiste, evde, komşularda herkes hapşırıp tıksırıyor mu? Bu basit önlemlerle gripten korunabilirsiniz.

Grip virüsünün vücuda girmesi ile başlayan bulgular genellikle 7-10 günde iyileşme ile sonuçlansa da, bazen sinüzit, bronşit veya zatürre gibi bazı ciddi enfeksiyonlara yol açabiliyor. Özellikle grip salgınlarının yaygın olduğu sonbahar ve kış aylarında alacağınız basit önlemler ile gripten korunabilirsiniz:

Dengeli beslenin
Vücudun ihtiyacı olan protein, karbonhidrat, yağ ve vitaminler yeterli olarak alınmazsa, vücut direnci düşer ve solunum organları mukoza hücreleri de bu durumdan etkilenir.

Yeterli miktarda su için
Solunum mukoza hücrelerinin nemli olması, virüs taşıyan damlacıkların etkisine karşı direnci sağlar. Bu nedenle özellikle su içme ihtiyacının azaldığı kış mevsimi de dahil olmak üzere, her dönemde günde 8-10 bardak su içilmesi faydalıdır.

Düzenli spor yapın
Sağlıklı yaşamın bir parçası olan spor, gripten korunmak için de çok önemlidir. Yetişkin biri için haftada 3 gün, günde 1 saat olmak üzere spor yapılması faydalıdır.
kaynak:hürriyet

Read Full Post »

Organ Naklinde Yeni Gelişme

Categories: Sağlık Bilgisi, Teknoloji Haberleri | January 28th, 2008 | by admin | no comments

Doktorların, böbrek nakli olmuş hastaları, vücutlarının bu organı reddetmesini önlemek için ömür boyu ilaç almaktan kurtaracak yeni bir yöntem geliştirdiği bildirildi.

New England Tıp Dergisi’nde yayımlanan araştırmaya göre, tedavi sırasında hastanın bağışıklık sistemi zayıflatılıyor ve organı bağışlayacak kişiden alınan kemik iliği hastaya naklediliyor. Kemik iliği naklinden sonra hastanın vücudunda yeni bağışıklık hücreleri oluşuyor. Bu hücreler, vücudun nakledilen organı kabul etmesine yardımcı oluyor.

Araştırma kapsamında yeni tedavi yönteminin denendiği 5 nakil hastasından 4′ünde başarı sağlandığı ve hastaların 2 ila 5 yıl kadar sonra ilaçlarını bırakabildiği kaydedildi.

1980′li yıllarda vücudun organı reddetmesini önleyen ilaçlar yaygın şekilde kullanılmaya başlandı. Ancak kanser riskini artıran bu ilaçların ciddi yan etkileri bulunuyor.

Tedavinin henüz deneme aşamasında bulunduğuna dikkat çeken doktorlar, gelişmenin halihazırdaki nakil hastalarının ilaçlarını kesmeleri anlamına gelmediğini, çünkü bu durumda vücutlarının organı reddedebileceğini ve hatta ölmelerine yol açabileceği uyarısında bulundu.

Read Full Post »

Tüp Bebek Yöntemi

Categories: Sağlık Bilgisi | January 28th, 2008 | by admin | one comments

Tüp bebek tedavisi dünyada en gelişmiş infertilite(kısırlık) tedavi yöntemidir. Türkiye Hastanesi Tüp Bebek Merkezi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op.Dr.Nihal Çakır, çocuk isteyen ve herhangi bir doğum kontrol yöntemi uygulamayan çiftlerin bir yıl içinde çocuk sahibi olamama durumlarında kısırlık olabileceğini belirtiyor:

” İnfertilite (kısırlık) eşlerin ortak problemidir, yetersizlik veya zayıflık değildir.Amacımız, en gelişmiş teknolojik araçlari kullanarak, yenilikleri takip etmek, ekip ruhuyla ve sonsuz ilgiyle takip ve tedavi boyunca hastalarımızın yanında olmaktır.”

Kadına bağlı sebepler :

Tüplerin tıkalı olması
Yumurtlama problemleri ( Hormonal veya operasyona bağlı olabilir )
Rahmin iç yapısı ve ağzı ile ilgili problemler
Endometriosiz
Karın içini kaplayan zara ait problemler
Kadının yaşı

Erkeğe bağlı sebepler:

Sperm sayısının, hareketinin,normal sayısının bir veya birkaçının düşük olması
Ejekulasyon ( boşalma)problemleri
Enfeksiyonlar
Çocukluk döneminde geçirilmiş ateşli hastalıklar
Genetik problemler
Varikosel Bilinmeyen sebepler: Gebe kalamama nedeniyle doktora başvuran çiftlerin % 10-15’ inde yapılan tetkikler sonucunda hiçbir sebep bulunamamıştır.
Tedavi yöntemleri nelerdir?

Çiftlere yapilan değerlendirme sonucunda bazen bir tek tedavi bazen de birkaç tedavinin aşamalarla uygulanması söz konusu olabilir.Yardımla Üreme Tedavi yöntemlerini şöyle sıralıyabiliriz.

1) Aşılama
2) IVF-ICSI ( Tüp Bebek)

Aşılama (İnseminasyon) nedir?

Kadında ilaçlarla oluşturulan yumurta gelişiminin takibi, yumurtlamanın sağlanması ve yumurtlama gününde kocasından alınan spermin özel bir yöntemle yıkanıp iyi hareket eden spermlerin bir kanülle rahimin içine verilmesidir.Bu yöntemin uygulanabilmesi icin spermin yeterli sayı ve hareketlilikte olması ; kadında ise tüplerin açık ve yumurtlamanın var olması gerekir.

IVF ( Tüp Bebek) Nedir?

Kelime anlamı döllenmenin vücut dışında ( İnvitro Fertilizasyon) gerçekleştirilmesidir.Bu yöntemde yumurtanın yanına belli sayıda sperm konur ve yumurtanın içine kendi kendine girerek döllenmeyi gerçekleştirmesi beklenir. IVF uygulanabilmesi için yeterli kalitede sperm ve yumurta bulunmalıdır.Aksi takdirde ICSI uygulanmasına karar verilmelidir.Son zamanlarda daha yüksek döllenme elde etmek amacıyla ICSI uygulaması tercih edilmektedir.

ICSI ( Mikroenjeksiyon ) Nedir?

Spermin yumurtanın içine girip, döllenmeyi gerçekleştiremiyeceğine karar verilen durumlarda uygulanır.Yumurta toplandıktan bir süre sonra dışındaki hücrelerden temizlenir.Hazırlanan örnekten seçilen tek bir sperm yumurtanın içine enjekte edilir.

Tedavi aşamaları nelerdir?

IVF veya ICSI programına girecek olan çiftlerin hazırlıkları yapıldıktan sonra çok sayıda yumurta elde etmek için özel tadaviler uygulanır.Çiftlerin değerlendirilmesi esnasında bu tedavinin hangi protokol ile yapılacağına karar verilir. Kısa protokol da tedaviye adet ile birlikte başlanır.Uzun protokol ise adetin 21. günü başlıyan tedavi yöntemidir.Adetin 21.günü yapılan ultrasonografi sonrası herhangi bir problem yoksa baskılayıcı tedaviye başlanır.Baskılayıcı tedaviyi takiben yumurtaların uyarılması için kas içine veya cilt altına günlük FSH veya FSH+LH içeren ilaçların enjeksiyonuna başlanır.Daha sonra aralıklı yapılan ultrasonografik tetkiklerle yumurta gelişimi takip edilir.Yumurta sayısı ve gelişim hızı yeterli ise tedaviye aynı dozlarda devam edilir.Yumurtalar belirli büyüklüğe ulaşınca çatlatma iğnesi yapılarak, belirli saat sonra yumurta toplama ve işlem için hasta ve eşi hastaneye çağrılır.

Embriyo dondurma ( embriyo freezing) nedir?

Bazı vakalarda yumurta sayısınada bağlı olarak çok sayıda embriyo gelişir.Transferden sonra elimizde yeterli kalite ve sayıda embryo kalmış ise embriyo dondurma işlemi yapılabilir. Eşlerden birinin ölümü, boşanma veya eşlerin beraberce isteği doğrultusunda imha edilebilir .Aksi takdirde üç yıl saklanabilmektedir. Dondurulan embriyolar sayesinde çiftler, gebelik olmamışsa veya ikinci bir gebelik isteğinde mevcut embriyolar çözülerek bir gebe kalma şansı daha elde edebilmektedir.Ancak gebe kalma oranı dondurulmuş embriyo transferinde daha düşüktür.

“Günümüzde tüp bebek uygulamalarında dikkate alınmaya başlayan önemli bir nokta tüp bebek tedavisinin kalite yönetimidir.Burada ailenin eline vereceğimiz sağlıklı bir bebek son ürünümüz ise; bu ürünün oluşum aşamalarının her basamağı, vereceğimiz son ürünün kalitesini belirlemektedir. “

Read Full Post »

Göğüs Estetiği

Categories: Sağlık Bilgisi | January 28th, 2008 | by admin | 2 comments

Göğüs Büyütme (Breast Augmentation)

Her kadın, güzel görünümlü memelere sahip olmak ister. Gelişme problemi ya da gebelik sonucu hacim kaybeden memeyi, dolgunlaştırmaya yönelik yapılan meme büyütme ameliyatında estetik ve güzel görünümlü meme oluşturmak mümkündür. Büyütmenin oranı, kişinin arzusu, mevcut memenin durumu ve göğüs kafesinin ölçüleri dikkate alınarak belirlenir. Doğum sonrası orta ve ileri derecede sarkması olan memelerde protezin yerleştirilmesi ameliyatına ek olarak meme dikleştirme ameliyatı da yapılmalıdır.

Ameliyat genel anestezi altında yapılır ve tercih edilen tekniğe göre 1.5-3 saat sürer. Hasta 1 gece hastanede kalır. Özel meme korsesi 1 hafta süre ile giydirilir. Meme çevresinde şişlikler ve morluklar oluşabilir ve 7-10 gün içinde geçer. Yönteme göre işe dönebilme süresi değişebilir ve 5-10 gün dür. 5-7 gün ameliyattan sonra uçak yolculuğu yapılabilir.

MEME PROTEZLERİ

Meme büyütmek için kullanılan materyal, silikon protezlerdir. Silikon vücut için zararlı bir madde değildir. Silikon inert bir maddedir, yani vücut içine yerleştirildikten sonra organizma ile kimyasal reaksiyona girmez, moleküler yapısı değişmez. Silikon ile meme kanseri arasında herhangi bir ilişki olmadığı bilimsel bir gerçektir.

PROTEZ İÇERİĞİ

Serum fizyolojik içeren protezler dışı silikondan üretilmiş bir kapsülün içinde serum fizyolojik içerirler. Serum fizyolojik içeren protezler herhangi bir sebepten dolayı (trafik kazası, kesici-delici alet batması, ateşli silah yaralanmaları vb.) delinir, patlar ya da sızıntı yaparsa dışarıya sızan serum, vücut tarafından emilebilir, vücut için zararlı bir etki oluşturmaz. Koheziv jel içeren protezlerin dış kılıfı silikondan üretilir ve içi akıcı olmayan jel silikondur. Akıcı özellikte olmadıkları için, herhangi bir sebepten dolayı delinirse, sızarak bulunduğu bölgeye yayılması söz konusu değildir. Kıvamının daha koyu olmasından dolayı daha şekilli göğüsler elde edilir. Diğer bir kategori ise kombine protezlerdir, yarı jel yarı serum fizyolojik; bu protezler teknoloji ürünü olaraktan protezin daha doğal durmasını sağlar.

PROTEZ ŞEKLİ

Yuvarlak protezler yarım küre şeklindedirler. Yerleştirildikten sonra memenin üst yarısında da dolgun bir görünüm oluştururlar. Anatomik protezler damla şeklindedirler. Şekilleri, memenin doğal şekline daha uyumludur. Yerleştirildikten sonra memenin alt yarısında dolgun bir görünüm oluştururlar.

PROTEZ YUVASI

Meme, yağ dokusu ve süt bezlerinden oluşmuştur. Memenin altında, meme ile göğüs kafesinin arasında göğüs kası bulunur. Protezler, ya meme ile göğüs kasının arasına yani kas üzerine, ya da göğüs kası ile göğüs kafesi arasına yani göğüs kası altına yerleştirilebilir.

Göğüs kasının üzerine yerleştirildiğinde hızlı bir iyileşme sağlanır. Kas altına yerleştirilen protezler kadar doğal bir görüntü oluşturulamaz, elle muayene edildiğinde, protez hissedilebilir. Göğüs kasının üzerine yerleştirildiğinde protez kenarlarının dışarıdan bakıldığında fark edilmesi ya da elle muayene edildiğinde hissedilmesi daha zordur. Bu nedenle daha doğal bir görünüm kazandırılmış olur. Kapsüler ihtimali daha azdır. Göğüs kasının pozisyonu değiştiği için göğüs kasının kasılmasını sağlayan omuz ve kol hareketleri ile ilk birkaç gün ağrı hissedilebilir. Bu nedenle iyileşme süresi birkaç gün daha uzun zaman alabilir.

PROTEZ YERLEŞİMİ İÇİN GİRİŞ YERLERİ

Protezler göğüs bölgesine 4 farklı yerden girilerek yerleştirilebilir:

1- Meme başı çevresi

Ameliyat kesisi, meme başı çevresinin koyu renkli bölgesinin çevresinde, yaklaşık 4 cm. uzunluğunda yarım çember şeklindedir. Meme başı çevresinden kesi yapıldığında protezin yerleştirileceği bölgeye, süt bezleri kesilerek ulaşılır, protezin yerleştirileceği bölgeye ulaşmak için süt bezlerinin kesilmesi, olası bir doğumdan sonra emzirmeyi olumsuz etkileyebilir, meme başının duyusunu sağlayan sinir etkilenebilir, bu durumda meme başında geçici ya da kalıcı uyuşukluk oluşabilir. Ameliyat kesisi, meme başının çevresinde silik bir iz bırakarak iyileşir.

2- Meme altı kıvrım çizgisi

Meme altı kıvrım çizgisi üzerinden, ya da bu kıvrımı oluşturacak çizgi üzerinden 4-5 cm. uzunluğunda kesi yapılır. Ameliyat kesisi, meme altı kıvrım çizgisinde silik bir iz bırakarak iyileşir. Meme altı kıvrım çizgisinden girerek protez yerleştirildiğinde süt bezleri zarar görmez, olası bir doğumdan sonra emzirme problemi oluşmaz, meme başının duyusunu sağlayan sinirin etkilenme ihtimali daha azdır.

3- Koltuk altı

Koltuk altında, derinin katlandığı çizgiler üzerinden protez türüne göre 2-4 cm. uzunluğunda bir kesi yapılarak, memenin altına doğru uzanan bir tünel hazırlanır ve protez bu tünelden yerleştirilir. Protezler, bu yolla genellikle göğüs kasının altına yerleştirilir. Ameliyat kesisi koltuk altında olduğu için, meme bölgesinde ameliyat izi olmaz. Koltuk altındaki ameliyat izi ise kıvrım çizgileri içinde kaldığından dolayı zamanla kaybolur. Bu yolla yapılan girişimin süt bezlerine hiçbir etkisi yoktur. Olası bir doğumdan sonra emzirme sorunları ortaya çıkmaz. Meme başının duyusunu sağlayan sinirin etkilenme ihtimali çok azdır. Bu nedenle meme başının uyuşukluğuna sık olarak rastlanmaz.

4- Karın germe sırasında göbek altından

Karın germe esnasında memenin altına doğru uzanan bir tünel hazırlanır ve protez bu tünelden yerleştirilir. Protezler, bu yolla genellikle göğüs kasının üzerine yerleştirilirancak kas altına yerleştirmek ayrıca mümkün. Ameliyat kesisi olmadığı için, meme bölgesinde ameliyat izi olmaz.

Göğüs Küçültme (Breast Reduction)

Memelerin normalden daha büyük ve ağır olması, kişinin fiziki görüntüsünü bozmasının yanı sıra boyun, sırt ve omuz ağrılarına, normal dik duruş pozisyonunun bozulmasıyla kamburlaşmaya, meme atlarının aşırı terlemesi ile pişik oluşması ve mantar infeksiyonlarına, sütyen askılarının omuz üzerinde derin izler bırakmasına sebep olabilir. Büyük ve sarkık memelerin yol açtığı bu tür şikayetlerden meme küçültme ameliyatları ile kurtulmak mümkündür.

Son yıllarda geliştirilmiş ameliyat teknikleri ile meme başı çevresi ve meme başından aşağı meme altı çizgisine doğru dikey olarak uzanan minimum izi ile istenen büyüklük ve dolgunlukta, son derece dik ve diri meme görüntüsü kazandırmak mümkündür. Bu tür uygulamalarda çıkarılan meme dokusunun miktarına bağlı olmak koşulu ile ameliyat sonrası dönemde doğum yapıldığında anne sütünde bir miktar azalma olabilmesine rağmen büyük bir oranda emzirmek mümkün olabilmektedir. Ameliyatta uygulanan tekniğe bağlı olmaksızın açık tenli ve yara iyileşme fizyolojisi normal olan kişilerde kalan ameliyat izleri çok belirgin değildir. Ancak izlerin belirginliği yine de kişinin yaşına, genetik yapısına ve derinin yapısal özelliklerine göre değişebilir.

Ameliyat genel anestezi altında yapılır, ortalama süresi 3-4 saattir. Hastanede kalış süresi 1 gündür. Ameliyattan sonra kişiyi rahatsız edecek derecede ağrı olmaz. Hissedilen ağrı, ağrı kesici ilaçlar ile rahatlıkla kontrol altına alınabilir. Yapılan ameliyatın etkisinden dolayı memelerde şişlik ve hafif morarmalar olabilir. Ameliyattan 3 gün sonra duş alınabilir ve 5 gün sonra masa başı işler yapılabilir ve uçak yolculuğu sıkıntı yaratmaz. Memenin tam şeklini alması ve yara izlerinin azalması için en az 6 ay gerekir.

Göğüs Dikleştirme (Mastopexy)

Mastopexi veya meme dikleştirme, doğum sonrası sarkan meme dokusunun dikleştirilmesi ve dolgunlaştırılmasını hedefleyen bir ameliyattır. Ameliyatın tekniği memenin sarkıklık derecesine göre değişmektedir. Hafif sarkıklığı olan olgularda meme başı normal pozisyonuna taşınır ve meme başı çevresindeki bollaşmış olan fazla deri çıkarılır. Bu teknik uygulandığında sadece meme başı çevresinde halka şeklinde bir ameliyat izi oluşur. Sarkıklık fazla ise ayrıca memenin alt yarısından da bollaşmış derinin çıkarılması gerekir. Bu durumda meme başının çevresindeki ameliyat izine ek olarak meme başından alt kenara doğru dikey olarak uzanan bir iz daha oluşur. Bu uygulamalar ile meme başı normal pozisyonuna taşınıp bollaşmış olan fazla deriler de çıkarılarak meme dik ve diri görünümünü kazanır. Aynı girişim sırasında memeye dolgunluk kazandırmak için silikon protezler de yerleştirilebilir. Ameliyatı takip eden yıllarda doğum yapıldığında süt bezleri ve süt kanalları zarar görmemiş olacağı için silikon protez uygulanan olgular da dahil olmak üzere herkes bebeğini emzirebilir.

Ameliyatta uygulanan tekniğe bağlı olmaksızın açık tenli ve yara iyileşme fizyolojisi normal olan kişilerde kalan ameliyat izleri çok belirgin değildir. Ancak izlerin belirginliği yine de kişinin yaşına, genetik yapısına ve derinin yapısal özelliklerine göre değişebilir.

Ameliyat genel anestezi altında yapılır, ortalama süresi 2-3 saattir. Hastanede kalış süresi 1 gündür. Ameliyat sonrası kişiyi rahatsız edecek derecede ağrı olmaz. Hissedilen ağrı, ağrı kesici ilaçlar ile rahatlıkla kontrol altına alınabilir. 4-7 gün sonra işe dönülebilir ve uçak yolculuğu yapılabilir. Yapılan ameliyatın etkisinden dolayı memelerde birkaç hafta süren şişlik olabilir. Ameliyat izleri aylar içinde azalır ve belirsiz hale gelir.

Read Full Post »

Doğum kontrol!

Categories: Sağlık Bilgisi | January 28th, 2008 | by admin | no comments

Tüm aileler ve bireyler kendi doğurganlık davranışları konusunda doğru bilgiye dayalı, bilinçli ve gönüllü bir seçim yapmalıdırlar. Böylece istemedikleri gebeliklerden sağlıklı ve etkin bir biçimde korunabilirler.A-Doğal Yöntemler

Doğal aile planlaması çiftlerin doğurganlık bilinci ile gebeliği önlemeyi ya da oluşturmayı sağlayan bazı kuralları birlikte uygulaması olarak tanımlanır. Dünya Sağlık Örgütü, doğal aile planlamasını, manstrüel sişkusun (adet sişkusu) fertil ve infertil dönemlerinde, doğal belirti ve semptomları gözleyerek gebeliğin planlanması ya da gebeliğin önlenmesi yöntemleri olarak tanımlamıştır.

Doğal Yöntemlerin Etkinliği %75’dir.

1. Servikal Mukus Yöntemi (Rahim Ağzı Salgısı)

Kadın vajinadaki salgıyı kontrol eder. Gözlemini ve salgının eldeki hissini her gün kaydeder. Ovülasyon (yumurtlama) yaklaşırken mukus artar, incelir ve rengi berraklaşır. Daha elastik ve kaygan olur. İki parmak arasında yavaşça uzatılabilir. Bu tür mukus spermlerin yaşamsını ve yumurtaya doğru ilerlemesini sağlar. Ovülasyondan önce ve sonraki dönemlerde mukus azalır ve yapışkan bir hal alır. Vajen kuru hissedilir. Mukusun arttığı bu dönemde cinsel perhiz yapılır.

2. Bazal Vücut Isısı Yöntemi

Ovülasyondan sonra salgılanan pregesteron hormonu ısı arttırıcıdır. Yeni vücut ısısını 0,2 ?C ile 0,5 ?C arasında yükseltir ve bir sonraki menstrüasyona kadar yüksek ısıda tutar. Bu yükselişe termalleşme denir ve bu da bazal vücut ısısı yönteminin temelidir. Ovülasyon denime, vücut ısısını izleyerek saptanabilir.

Cinsel perhiz, menstrüel kanamanın ilk gününden, ısı artışının saptandığı 3. günün sonuna dek sürdürülmelidir. Isı çizgisinin üstünde 3 ısı kaydedene kadar beklenmelidir. Bir sonraki menstrüel kanama başlayana kadar cinsel perhize ara verilir.

Bu yöntem tek başına kullanılmamalıdır. Servikalmukus ve/veya servikal palpasyon (elle muayene) yöntemleri ile birlikte kullanılmalıdır.

3. Servikal Palpasyon (Rahim Ağzını Parmakla Muayene) Yöntemi

Kadın kendi kendini elle muayene ederek, servikal (rahim ağzı) kenarındaki değişiklikleri tanımlayabilir. İnfertil (güvenli) dönemde serviks,dış ağzı kapalıdır ve elle kolayca ulaşılır. Yaklaşan yumurtlama (ovülasyon) ile birlikte ostrojen harmonu düzeyi yükseldikçe serviks yumuşar. Yukarı doğru çekilir ve dış ağızı açılır. Ovülasyondan ortalama 4-5 gün nce yumuşamanın başlaması belirgin hale gelir. Elle rahim ağzı daha zor ulaşılır bir hal alır ve ele gelince de yumuşaktır. Eşler servikste ilk değişikliklerin belirlendiği andan, serviksin kolayca hissedildiği, sert olduğu ve ağzının kapalı olduğu zamana kadar cinsel ilişkide bulunmamalıdır.

4. Takvim Yöntemi

Kadının bir periyodu 30 gün kabul edilirse ovülasyon adetin başlangıcından 16-18 gün sonradır. Buna göre adetin başladığı gün birinci gün olursa, adetin başlangıcından sonraki 14 ile 21. gün arası döllenme için en riskli dönemi oluşturmaktadır. Bu dönemde cinsel ilişkiden kaçınılmalıdır. Menstrvel sişkusun süresinin tam bilinememesi ve bir çok nedenden de etkilendiği için güvenli bir yöntem değildir ve kullanılmamalıdır.

5. Geri Çekme

Cinsel ilişki sırasında erkeğin cinsel organının, boşalmadan önce vajenden çıkartılıp, meninin vajen dışına boşaltılmasıdır. Başarı oranı %75’dir. Başarı ile uygulandığında bile kadında ve erkekte psikolojik ve fizyolojik sorunlar ortaya çıkabilmektedir.

6. Vajinal Yıkama

Bazı kadınlar, vajina duvar ve kanalındaki spermleri yıkayıp atma düşüncesi ile cinsel ilişkiden hemen sonra vajinayı su ile yıkamanın gebeliği önlediğine inanır. Bu yöntem doğum kontrol yöntemi olarak tamamen etkisizdir. Çünkü spermlerin birkaç saniye içinde servikal mukusa geçebilirler.

B- Emzirme ve Gebeliğin Önlenmesi

Adet kanaması olmadıkça emzirmeyle gebelikten korunma yöntemi olarak tanımlanan bu yöntem özellikle doğumdan sonraki ilk aylarda, süt veren kadınların, belli koşullarla doğal olarak doğurgan olmadığı düşüncesine dayanır. Emzirmenin her koşulda gebelikten korumadığı bilinmelidir. Belli koşullarda ve belli süre için emzirme ile korunabilinir. En fazla 6 ayı düzenli emzirme ve adet görülmemesi koşullarında emzirme, kadının bu dönemde yeniden ovülasyona ve adet görmesini geçiktirir. Etkinliği %85’dir.

C- Bariyer Yöntemler

Spermin rahim boşluğuna geçmesini engelleyerek gebelikten korurlar. Bariyer yöntemleri güvenlidir, yan etkileri yoktur, birlikte kullanımı etkinliklerini arttırır. Kondom (prezervatif), dioatrem ve spermisitler bu yöntemlerdendir.

1. Kondom

Cinsel ilişki sırasında penise takılan bir kauçuk kılıftır. Spermin vajinaya girmesini engeller. Sperisitler ile birlikte kullanılması etkinliğini arttırır. Doğum kontrolü dışında, AIDS ve diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkların yayılmasını önler.

2. Diyafram

Diyafram rahim ağzını örten, kenarları daha sert, kauçuk bir araçtır ve servikal açıklığa uygulanan spermisit jel ya da krem ile birlikte kullanılır spermisit madde diyafram tarafından fiziksel olarak engellemeyen spermleri öldürür.

3. Spermisitler

Vajinal spermisitler, spermlerin servikse ulaşmadan etkisiz hale getirilmeleri için vajinaya konur. Köpük, tablet, krem şeklinde bulunurlar. Diğer doğum kontrol yöntemlerine göre etkinliği daha azdır. Etkinliğini artırmak için kondom veya diyafram ile birlikte kullanılmalıdır.

D-Oral Konto Septitler (Doğum Kontrol Hapları)

Doğum kontrol hapları şunlardır;

- kombine doğum kontrol hapları

- Yalnız prefesteron içeren haplar (mini haplar)

- Ertesi gün hapı

1. Kombine Doğum Kontrol Hapları

Çok güvenilir bir doğum kontrol yöntemidir. Östrojen ve progesteron hormonları birlikte bulunur. Ostrojen, yumutlamayı (ovulosyonu) baskılar ve döllenmiş yumurtanın gelişmesini engeller. Progesteron rahim ağzı sıvısının azaltıp kıvamının artmasına neden olarak spermlerin geçişini engeller. Etkinliği%99,9’dur. En etkili yöntemdir. Her gün hormon içeren haplardan bir tane alınır. Kullanımı kolaydır. Yumurtalık ve rahim kanseri riskini azaltır, iyi huylu meme hastalıklarını azaltır. Kemik erimesi riskini azaltır. Hap kullanmaya son verdikten sonra doğurganlık yeteneği tekrar devam eder. Kullanmaya başlamadan önce gebelik testi ile gebelik olup olmadığı saptanmalıdır. Meme kanseri, kan pıhtılaşması olanlarda, kalp hastalarında, karaciğer hastalarında kullanılmamalıdır. 6 aylıktan küçük bebek emzirenlerde, sigara içenler, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, migren, depresyon tanısı olanlarda ise kontrol altında kullanılmalıdır.

2. Yalnız Progesteron İçeren Haplar (Mini Haplar)

Ostrojen içermezler ve kombine doğum kontrol haplarına göre daha az progesteron içerirler. Kadında doğal olarak oluşan rahim ağzı sıvısını kalınlaştırarak spermin geçişine engel olur ve yumurtlamayı %50 oranında engeller. Etkinliği %96’dır. Her gün aynı saatte alınmalıdır. Emziren kadınlarda kullanılabilir. Ostrojenin yan etkilerinden dolayı kombine doğum kontrol hapı kullanmayan kadınlarda kullanılabilir.

3. Ertesi Gün Hapı

Ertesi gün hapı doğum kontrol yöntemi değildir. Korumasız cinsel ilişkiden sonra, sürdürülmesi kesinlikle istenmeyen gebeliklerin, döllenmiş yumurtanın rahim yüzeyine yerleşmesinden önce önlenmesidir. Tecavüz gibi zorunlu durumlarda başvurulan bu haplar, kullanacak olan kişiye marka belirtilmeden ve paketinden çıkarılarak verilmelidir.

E-Enjete Edilen Doğum Kontrol İlaçları

Pregesteron içeren ilaçlardır. Ovülasyonu (yumurtlama) engeller. Ayrıca, spermin rahime girmesini engelleyen kalın bir servikal mukus da oluştururlar. 3 ayda bir kullanılırlar. Geçici kontrosptit yöntemlerinin en etkililerinden biridir. Adet düzensizlikleri yapabilir. Yumurtalık kanserine karşı da koruyucudur. Ciddi bir tıbbi sorunla karşılaşılmadıkça süresiz kullanılabilir. Hamile olan, karaciğer hastalığı, damarlarında pıtılaşma, meme kanseri, nedeni bilinmeyen kanamalarda kullanılmamalıdır.

F-Deri Altı İmplantleri

Beş yıl süreyle korunma sağlayan etkili, uzun süreli ve geri dönüşümlü bir doğum kontrol yöntemidir. Yapay hormon içeren yumuşak silikondan yapılmış altı ince ve esnek kapsül kadının üst kolunun iç kısmında derinin hemen altında küçük cerrahi bir girişimle yerleştirilir vücuda yavaş yavaş hormon salgılar. İçinde prefesteron hormonu ovülasyonu (yumurtlama) baskılayarak ve servikal mukusu, sperm geçişini engelleyecek biçimde kalınlaştırıp azaltarak gebeliği önler. En etkili doğum kontrol yöntemlerinden biridir gebelerde. Karaciğer hastalığı damarda pıhtılaşması olanlarda meme kanserinde kullanılmaz.

G-Rahim İçi Araçlar (RİA)

Günümüzde RİA, dünyada en yaygın olarak kullanılan geri dönüşümlü, uzun süre etkili doğum kontrol yöntemidir. Türkiye’de en çok Bakır T390A RİA kullanılır. Şekli T harfine benzer.

RİA rahim içine yerleştirilir, genellikle bakır ya da bir steroid hormon içeren, küçük plastik bir cisimdir. RİA spermin üst genital yollara ulaşmasına, yumurtanın (ovum) hareket etmesine engel olarak döllenmeyi engeller. Cinsel ilişkiyi etkilemeyen, güvenli ve çok etkili bir yöntemdir. Emziren kadınlar içinde uygundur.

RİA çıkarılıncaya kadar rahimde durur. Kendiliğinden düşerse vajinadan atılır. Rahim ağzında yara ya da kansere neden olmaz. Yerinde olup olmadığı klavuz ipi yoklanarak anlaşılır. 8 yıl kadar kullanılabilir. Cinsel yolla bulaşan (AİDS gibi) hastalıklara karşı koruma sağlamaz.

Kadının hamile olmadığından emin olunduğunda adet süresi boyunca herhangi bir zamanda uygulanabilir.

H-Gönüllü Cerrahi Sterilizasyon

Gönüllü cerrahi sterilizasyon (kısırlaştırma) bütün dünyada kabul gören ve giderek yaygınlaşan bir aile planlaması yöntemidir. Baka çocuk istenmeyen ve doğurganlıklarını sona erdirmek isteyen çiftler için en güvenli yöntemlerden biridir. Doğurganlığı kalıcı olarak sona erdiren 18 yaşını doldurmuş olan herkese rızası ile, evliyse eşinin de onayı alınarak işlem yapılabilir. Kadında tüp ligasyonu (tüplerin bağlanması), erkekte vazektemi (sperm kanallarının bağlanması) şeklinde yapılan işlem, eğer istenilirse mikro cerrahi yöntemler ile düzeltilip, geriye dönüş de sağlanabilir. Ancak tekrar bu düzeltme işlemleri çok pahalı, zaman alıcı ve kesin sonuç garanti edilemez. Kadında tüp ligasyonu (tüplerin bağlanması) cinsel işlevleri etkilemez. Her iki tüp bağlandığı için yumurtalıktan gelen yumurta rahime ulaşamaz ve döllenmede engellenmiş olur.

Erkekte uygulanan vazektemi (sperm kanalının kesilip bağlanması) yönteminde spermin mekanik olarak dışarı ulaşması engellenmiş olur. Erkekte cinsel istek ve tenksiyonlar yönünden bir bozukluğa neden olmaz. Geri dönülmesi güçtür, kalıcı bir yöntem olarak kabul edilmelidir.

Read Full Post »

Yeni Canon PowerShot A Serisi

Categories: Elektrik - Elektronik Dünyası, Teknoloji Haberleri | January 27th, 2008 | by admin | no comments

Canon’un ilgi gören A serisine yeni modeller eklendi ve güncellemeler gerçekleşti. PowerShot A590 IS’de alıcı hassasiyeti 8 MP ve 4X optik yakınlaştırma bulunuyor.

IS takısı görüntü sabitleme özelliğini belli ediyor. PowerShot A580′de 8 MP’lik alıcı ve 4X optik yakınlaştırma olmasına rağmen görüntü sabitleme özelliği yok. Bir alt model olan PowerShot A470′de çözünürlük 7.1 MP, optik yakınlaştırma 3.4 X ve geniş açı opsiyonu var. Bu modellerin tümünde yüz algılama, yüksek ISO, 2.5 inç LCD ekran, kırmızı göz giderme, DICI III işlemci özellikleri var.
kaynak:pckoloji.com

Read Full Post »

« Previous Entries

Son Eklenenler

  • Duyu Organlarımız
  • Viera Plazma ve LCD Televizyonlar Türkiye’de
  • LCD ve Plazma Televizyonlar Tarih Oluyor
  • Sıtmaya Dayanıklı Sivrisinek Üretildi
  • Kuyrukluyıldız Nedir?
  • Fotosentez Nedir? Nasıl Gerçekleşir?
  • Coğrafya Terimleri ve Anlamları
  • Güneş Sistemi Yapısı ve Oluşumu
  • Pluton Gezegeni Yapısı ve Özellikleri
  • Neptun Gezegeni Yapısı ve Özellikleri

Categories

  • Arkeoloji (2)
  • Astronomi Uzay Bilimleri (39)
  • Bilgisayar Dünyası (26)
  • Bilgisayar Sorunları (4)
  • Bilim Adamları (20)
  • Bilim Teknik (80)
  • Bilimsel Olaylar (45)
  • Cep Telefonu Haberleri (1)
  • Coğrafya (1)
  • Donanım İncelemeleri (13)
  • Elektrik - Elektronik Dünyası (23)
  • Hayvanlar Alemi (4)
  • İcat ve Buluşlar (13)
  • İnternet Haberleri (3)
  • Otomobil Haberleri (3)
  • Sağlık Bilgisi (26)
  • Teknoloji Haberleri (66)
  • Yazılım (3)

Archives

  • May 2008 (1)
  • April 2008 (16)
  • March 2008 (24)
  • February 2008 (110)
  • January 2008 (66)
  • Blogroll

    • Güzel Resimler
    • Güzel Resimler
    • Kral Oyun
    • Kral Oyunlar
    • Site Tanıtımı
    • Tatil Beldeleri
 

© 2008 Bilim - Teknik - Teknoloji

Haber Siteleri
eXTReMe Tracker
TOPlist